Places

Gençlik Turu İçin Çeviri Türkçe

Destinasyon Pazarlama Aracı Olarak “Gastronomi Turizmi”:İstanbul’un Gastronomi Turizmi Potansiyeli Üzerine Bir Araştırma

 

Gastronomi turizmi, dünyada hızla büyümekte olan kültür turizmi pazarının önemli bir alanıdır ayrıca ekonomik kalkınmanın da en güçlü araçlarından biridir. Son yıllarda yapılan pek çok araştırmada seyahat edilen destinasyona ait mutfak kültürünün seyahat deneyiminin önemli bir bölümünü oluşturduğu üzerinde durulmuştur. Bu çalışmanın temel amacı; destinasyonların pazarlanmasında gastronominin etkisinin araştırılmasıdır. Araştırma İstanbul ilinde faaliyet gösteren 93 adet A grubu seyahat acentesi üzerinde gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada, Türkiye’nin ve İstanbul’un pazarlanmasında, marka değeri ve imaj oluşturmada gastronominin rolü üzerine nicel bir araştırma yapılmıştır. Bulgular ilgili literatür eşliğinde incelenmiştir. Araştırmanın sonucunda; gastronominin, İstanbul’un pazarlanmasında güçlü bir imaj ve marka değerinin olduğu anlaşılmıştır. İstanbul’un Osmanlı Saray Mutfağı ve Türk Mutfağı ile pazarlanabileceği, gastronomi turizmine katılanların gelir seviyesinin yüksek olduğu, 35- 55 yaş ve 55 yaş üzerindeki turistler tarafından tercih edildiği saptanmıştır. Gastronomi turizminin diğer turizm çeşitleri ile entegre edilebileceği ve bölgesel kalkınmada önemli bir rol oynadığı sonuçlarına ulaşılmıştır.

TOPKAPI SARAYI MÜZE BİLGİLERİ

Müze, Salı günleri kapalıdır. Dini Bayramların ilk günlerinde öğlene kadar kapalıdır.

AYA İRİNİ

Topkapı Sarayı Müzesi I. Avlusu’nda yer alan Aya İrini Müzesi ziyarete açılmıştır. 09.00 – 17.00 saatleri arasında ziyaret edilebilecektir. Bilet Satışı saat 16.00’da sona ermektedir. Bilet fiyatı kişi başı 20 TL’dir.

KUTSAL EMANETLER DAİRESİ

Kutsal Emanetler Dairesi ziyareti sırasında şort, mini etek, askılı ve straples bluz giyilmemesi rica olunur.

BEBEK ARABALARI

Müze bölümlerine giriş esnasında bebek arabalarının içeri girmesine izin verilmemektedir. Ziyaretçilerimizin bu hususta dikkatli olması rica olunur.

HAREM BÖLÜMÜ

Müze ile birlikte Harem Bölümü’nü de gezebilmek için Harem giriş bileti, müze giriş biletinden ayrı olarak 25 Türk Lirasıdır. Müze Kart Harem Bölümü’nde Geçerli Değildir

TARİHÇE

Fatih Sultan Mehmed’in 1453 yılında İstanbul’u fethetmesinden sonra 1460 yıllarında yapımına başlanan ve 1478 yılında tamamlanan Saray; Marmara Denizi, İstanbul Boğazı ve Haliç arasındaki tarihi İstanbul yarımadasının ucundaki Sarayburnu’nda bulunan Doğu Roma akropolü üzerindeki 700.000 metrekarelik bir alan üzerine kurulmuştur. Fatih Sultan Mehmed’den itibaren otuzbirinci padişah Sultan Abdülmecid’e kadar yaklaşık dört yüz yıl süreyle imparatorluğun idare, eğitim ve sanat merkezi olarak kullanılmış, aynı zamanda padişahın evi olmuştur. 19.yüzyılın ortalarında hanedanın Dolmabahçe Sarayı’na taşınması ile terkedilmiş olmasına rağmen önemini her zaman korumuştur.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra, 3 Nisan 1924 yılında müze haline getirilen ve Cumhuriyet’in ilk müzesi olan Topkapı Sarayı Müzesi, günümüzde yaklaşık 300.000 metrekarelik bir alan kaplamaktadır. Kara tarafından Fatih’in yaptırdığı Sur-i Sultani, deniz tarafından ise Doğu Roma surları ile şehirden ayrılan Topkapı Sarayı, mimari yapıları, koleksiyonları ve yaklaşık 300.000 arşiv belgesi ile dünyanın en büyük saray-müzelerinden biridir.

Ayasofya tarafındaki saltanat kapısından girilen ve birbirinden geçilen dört avlu çevresindeki mimari yapılardan oluşan Saray’ın etrafı bahçeler ve meydanlarla çevrilidir. Sarayın ilk avlusu olan ve halkın başvuru için girebildiği birinci avluda (Alay Meydanı) Cebehane olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi, Darphane, Fırın, Hastane, Odun Ambarı, Hasırcılar Ocağı gibi sarayın dış hizmet yapıları bulunurdu.

Sarayın ikinci avlusu, devlet yönetiminin gerçekleştiği mekanların yer aldığı Divan Meydanı (Adalet Meydanı)’dır. Tarih boyunca pek çok törene sahne olan bu avluda divan toplantılarının yapıldığı Divan-ı Hümayun (Kubbealtı) ve yanında Divan-ı Hümayun Hazinesi yer alır. Divan yapısının arkasında ise Sultanın Adaletini temsil eden Adalet Kulesi vardır. Kubbealtı’nın yanında Harem Dairesi girişi ile Zülüflü Baltacılar Koğuşu bulunur. Zülüflü Baltacılar Koğuşu ile aynı yönde bulunan Has Ahırlar ise aynı yönde, bir avlu etrafında yer alır. Adalet Meydanı’nın Marmara Denizi yönündeki revakların arkasında ise saray mutfakları ile ek hizmet binaları bulunmaktadır. Adalet Meydan’ının kuzey yönünde cülus, arife, bayram ve cenaze törenlerinin yapıldığı, Sancak-ı Şerif’in Serdar-ı Ekrem olarak savaşa giden Sadrazam’a teslim edildiği yer olan Babüssaade yer alır.

Üçüncü Avlu, Enderun (iç saray) padişaha ait mekanların yanında, Sultan II. Murad döneminde kurulan Saray Okuluna ait koğuş ve yapıları da barındırır.

Padişahın devlet adamlarını ve bazı yabancı elçileri kabul ettiği Arz Odası, Fatih Köşkü / Enderun Hazinesi ve Has Oda padişaha ait mekanlar olarak önce çıkarken, Küçük Oda, Büyük Oda, Seferli, Kilerli, Hazineli, Has Oda isimleriyle anılan Enderun Saray okuluna ait koğuşlar, Babüssaade girişinden itibaren avlunun etrafına sıralanmıştır.

Avluya diagonal olarak yerleştirilmiş 15. yüzyıla ait Ağalar Camii ile, III. Ahmed döneminde havuzlu köşkün yıkılmasıyla yaptırılan III. Ahmed Kütüphanesi, Enderun eğitimine verilen önemi vurgular.

Enderun Avlusu’ndan sonra, padişaha ait köşklerin ve asma bahçelerin bulunduğu IV. Avlu’ya geçilir. Has Oda’nın Mermer Sofa’ya açılan kapılarıyla da ulaşılan bu mekanda Osmanlı sanatının klasik köşk mimarisinin en seçkin örnekleri olan, Sünnet Odası, Bağdat ve Revan Köşkleri ile İftariye Kameriyesi yer alır. IV. Avlu’nun bir alt kotunda asma çiçek bahçesi, ahşap Kara Mustafa Paşa Köşkü, Hekim Başı Kulesi, en alt katta ise Sofa Camii, Sultan Abdülmecid döneminde inşa edilen ve Saray’ın son yapıları olan Mecidiye Köşkü ve Esvab Odası vardır.

Topkapı Sarayının etrafını kuşatan Hasbahçeler içindeki köşklerden Çinili Köşk, Sepetçiler Kasrı ve İncili Köşk’ün alt yapısı hariç günümüze ulaşmayan çok sayıda köşk ve kasır olduğu bilinmektedir.

SİLAHLAR

Osmanlı ordusunun kullandığı silahlar çeşitli imalathanelerde üretilerek cebehânelerde (silah deposu) korunur, burada silahların düzenli olarak bakım ve tamirleri yapılırdı. İlk Osmanlı cebehânesi Edirne’de kurulmuştur. İstanbul’un fethinden sonra, Saray’ın Birinci Avlusu’nda yer alan Aya İrini Kilisesi, Fatih Sultan Mehmed tarafından cebehâne hâline getirilmiş ve 19. Yüzyıl sonuna kadar da bu amaçla kullanılmıştır. 1846 yılında Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşa’nın girişimleriyle Aya İrini Kilisesi, Mecma-i Esliha-i Atika ve Mecma-i Asar-ı Atika (Eski Silahlar ve Eski Eserler Müzesi) adı ile İstanbul’un ve Türkiye’nin ilk müzesi olmuştur. Topkapı Sarayı’nın müze olarak kullanılmaya başlandığı 20. Yüzyıl başlarına kadar da silahlar burada muhafaza edilmeye devam edilmiştir. Burada sergilenen silahlar, günümüzde dünyanın en zengin silah koleksiyonlarından birine sahip olan Askeri Müze koleksiyonlarının temelini oluşturmuştur.

Topkapı Sarayı Müzesi’nin Arap, Emevi, Abbasi, Memlük, İran, Türk, Kırım-Tatar, Hint, Avrupa ve Japon kültürlerine ait 52.000 adet silahtan oluşan koleksiyonu, 1300 yıllık geniş bir zaman dilimini kapsayan örnekleriyle dünyanın bu alandaki sayılı koleksiyonlarından biridir. Bir bölümünü cebehâneden intikal etmiş olan silahların ve Saray muhafızları tarafından kullanılmış silahların oluşturduğu koleksiyonun en dikkate değer bölümünü ise, bizzat padişahların siparişi üzerine ya da padişahlara hediye edilmek için özel olarak imal edilmiş olan, Saray’ın özel koleksiyonuna ait silahlar oluşturmaktadır. Fatih Sultan Mehmed, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim, III. Mehmed, I. Ahmed

gibi birçok Osmanlı padişahına, sadrazam, paşa, silahdarağa gibi üst düzey devlet adamlarına ait silahlar, ince işçilikleri ve bezemeleriyle göz doldurur. Koleksiyonda, sanatsal değeri yüksek örneklerin çeşitlenmesini sağlayan önemli bir etmen de, ganimet yoluyla ele geçen silahlardan önemli kişilere ait olanlarının Saray’a alınması geleneğidir.

İMPARATORLUK HAZİNESİ

Fatih Sultan Mehmed tarafından 1478’de yaptırılan Topkapı Sarayı, Sultan Abdülmecid’in Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırmasına kadar yaklaşık 380 sene Devletin idare merkezi ve Osmanlı sultanlarının resmi ikametgahı olmuştur. Kuruluş yıllarında yaklaşık 700.000 m.² lik bir alanda yer alan Saray’ın bugünkü alanı 80.000 m.² dir.

Topkapı Sarayı, Saray halkının Dolmabahçe, Yıldız ve diğer saraylarda yaşamaya başlaması ile birlikte boşaltılmıştır. Padişahlar tarafından terk edildikten sonra da içinde birçok görevlinin yaşadığı Topkapı Sarayı önemini hiç kaybetmemiştir. Saray zaman zaman onarılmıştır. Ramazan ayında padişah ve ailesi tarafından ziyaret edilen Mukaddes Emanetler Dairesi’nin her yıl bakımının yapılmasına ayrı bir özen gösterilmiştir.

Topkapı Sarayı’nın ilk defa, adeta bir müzeymiş gibi ziyarete açılması Sultan Abdülmecid (1839-1861) dönemine rastlar. O dönemin İngiliz elçisine Topkapı Sarayı Hazinesi’ndeki eşyalar gösterilir. Bundan sonra Topkapı Sarayı Hazinesi’ndeki eski eserleri yabancılara göstermek gelenek haline gelir ve Sultan Abdülaziz (1861-1876) zamanında, ampir üslupta camekanlı vitrinler yaptırılır, Hazine’deki eski eserler bu vitrinler içinde yabancılara gösterilmeğe başlanır. Sultan II. Abdülhamid (1876-1909) tahttan indirildiği sıralarda Topkapı Sarayı Hazine-i Hümâyûn’un Pazar ve Salı günleri olmak üzere halkın ziyaretine açılması düşünülmüşse de bu gerçekleşememiştir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle 3 Nisan 1924 tarihinde halkın ziyaretine açılmak üzere İstanbul Âsâr-ı Atika Müzeleri Müdürlüğü’ne bağlanan Topkapı Sarayı önce Hazine Kethüdalığı, sonra Hazine Müdüriyeti adıyla hizmet vermeye başlamış ve nihayet Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü adıyla hizmet vermeye devam etmektedir.

1924 yılında bazı ufak onarımlar yapılarak, ziyaretçilerin gezebilmeleri için gereken idari önlemler de alındıktan sonra, Topkapı Sarayı, 9 Ekim 1924 tarihinde Müze olarak ziyarete açılmıştır. O tarihte ziyarete açılan bölümler Kubbealtı, Arz Odası, Mecidiye Köşkü, Hekimbaşı Odası, Mustafa Paşa Köşkü ve Bağdad Köşkü’dür.

Edirne Büyük Sinagogu,

Edirne‘de bulunan ve Türkiye‘nin en büyük ve Avrupa‘nın üçüncü büyük sinagogu olan ibadethane. Geçmişi 1492 yılında Avrupa’daki baskılardan kaçarak Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan Seferad cemaatine kadar uzanan ve 1905 yılında çıkan büyük yangında yanan sinagog padişah II.Abdülhamit’in fermanı ile yeniden inşa edilerek 1907 ‘de Hamursuz Bayramı arifesinde tekrar hizmete girdi. Fransız mimar France Depré, binayı Viyana‘daki Leopoldstädter Tempel adlı sinagogdan esinlenerek projelendirdi.

RESTORASYON

1983 yılına kadar ibadete açık olan sinagog, Yahudilerin Edirne’yi terk etmeleri nedeniyle kullanılmadı ve yıkılmaya yüz tuttu. Sinagogun mülkiyeti 1995 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğüne geçti. Sinagog 2010 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğünün kararı ile restorasyona alındı ve 26 Mart 2015 tarihinde devlet temsilcileri ve yahudi cemaati fertlerinin katılımıyla yeniden kullanıma açıldı. Açılışta  ve açılışı takiben sinagogda yapılan ilk düğünde Sefardik Musevi gelenekleri uyarınca “Anoten” duası edildi.

KIYIKÖY, eskiden Midye ilçesinin kuzey batı ilinde bir köydü. Karadenizin kıyısında bulunur . İlçe merkezinden uzakta 36 km (22 mi) ve il merkezine 95 km (59 mil) uzaklıktadır. Köy 1987 yılında belediye oldu. 2010 Genel Nüfus Sayımı’na göre Kıyıköy nüfusu 2.077 ‘dir.

Yaz aylarında turizme ek olarak balık tutma ve ormancılık en önemli yaşam biçimidir. Kasabada küçük bir plaj var. Kasaba çevresindeki alan meşe ağacı yoğun ormanlarla kaplıdır. Kazandere ve Pabuçdere olmak üzere iki akarsu kasabayı sırasıyla güney ve kuzeyde kuşatmaktadır. Karadeniz’e akan bu dereler balıkçılık, botla dolaşma ve yüzme için uygundur.

Kasatura Körfezi Tabiatı Alanı 18 km (11 mil) Karadeniz boyunca şehrin güneindedir. Site tertemiz bir ormana ve bir kumsala sahiptir. Karaçam sadece doğal olarak büyüyen bahçesi ( Pinus nigra Avrupa kısım olarak) Rumeli Türkiye’nin bu sitesinde bulunur.

Köy, Türk Akım boru hattının kara terminalini Rusya’dan devralacak.

Yakın tarihte Kıyıköyde olan Rus-Türk Savaşı’ndan (1877-1878) sonra Rus birlikleri imparatorluğu,BalkanSavaşlarını (1912 1913) takiben Bulgarlar ve Yunanlılar tarafından işgal edildi. Sınırda Osmanlının batısından kasaba geçiyordu ve “Midye- denirdi  ( Türk : Midye-Enez Hattı ) adını hala Midye deniyor.

1923’te Yunanistan ve Türkiye arasındaki nüfus mübadelesi çerçevesinde, çoğunlukla Yunan ve Bulgar etnisit sakinleri, denizcilik konusundaki geniş bilgiye sahip oldukları için Yunanistan’daki Selanikte Türkler tarafından değiştirildi.

1960’da Midye’den Kıyıkent’e yerleşimin adı yabancı bir dil adı olduğu varsayılarak değiştirildi

Kıyıköy Kalesi bir olan tahkimat neredeyse tüm eski kenti çevreleyen yanı Jüstinyen döneminde inşa edilmiştir Harcın incelenmesinden anlaşıldığı üzere kalenin 9. ve 10. yüzyılda yenilenmesi sağlanmıştır. Kale kuzeydeki Pabuçdere ile güneye doğru Kazandere arasında kıyıya uzanan bir yamaca inşa edilmiştir. Doğu kısmı tamamen mahvedilmiştir. Duvarlar kesme taş ve moloz taşla inşa edilmiştir . Bunlar, 2.20 m (7.2 ft) kalınlığında ve 2.50 m (8.2 ft) yüksekliktedir. İkinci kapının etrafındaki duvarlar 5 m (16 ft) yüksekliğe ulaşmaktadır. İkinci gözetleme kulübesinde, bugün mevcut değildir, duvarlar 6 m (20 ft) yükselir. Üçüncü ve altıncı gözetleme kulesi arasında uzanan 13 m (43 ft) bir geniş savunma hendeği var . Kaleye bağlanan güney duvarların güneyinde, 180 basamaklı bir merdiven ile gizli bir kapı bulunmaktadır. Vize Kapısı, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 1991 yılında taş, tuğla ve tahta ile yenilenmiştir

Kırklareli Müzesi ulusal bir müzedir Kırklareli’yi arzeden, Türkiye doğal tarih örnekleri, etnografik kültür hayatının bölgenin tarihini ilgili öğeleri ve arkeolojik şehir içinde ve çevresinde bulunan eserlerdendir. Müzenin yönetmeni Derya Balkan’dır.

Müzenin binası, Mutasarrıf (Vali) Neşet Paşa ve belediye başkanı Hacı Mestan Efendi için 1894 yılında inşa edildi. 1962 yılına kadar belediye dairesi olarak kullanıldı. 1970’lerde bina boşaltıldı ve bina yıkıldı. 1993 yılında tamamlanıncaya ve müze olarak açılıncaya dek binanın restorasyonu 1983 yılında başladı ve kesintilerle devam etti.

Müze, bodrum katında iki katlı bir binadır. Betonarme binada dört tarafta kemer benzeri pencereler bulunmaktadır. Binanın ön cephesinin ortasında, birinci kattaki bir körfez penceresi , ana girişi çevreleyen dört sütunla desteklenmektedir. Müze, “kültür ve doğa”, “etnografya” ve “arkeoloji” olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Müzede, 1.882 sikke, 1.110 arkeolojik eser ve etnografya ile ilgili 515 madde olmak üzere toplam 3.507 kayıtlı madde bulunmaktadır.

Müze, bölgenin tarihi araştırmalarının yanı sıra bilimsel kurumlarla işbirliği, onlara yardım ve rehberlik amacıyla bir merkez görevide görüyor. Temel görevi bölgedeki doğal ve kültürel varlıkların tescili. Şu anda kayıtta 98 ​​arkeolojik alan, 3 kentsel alan, 13 doğal rezerv alanı ve 155 tek yapılı tarihi site de dâhil olmak üzere toplam 269 koruma alanı listelenmiştir.

Müze, 15 Nisan – 26 Ekim tarihleri ​​arasında 9: 00-18: 00 da haftanın yedi günü açıktır. Pazartesi günleri kapalıdır.  Müzeye erişim ücretsizdir. 2013 yılında 417 yabancı turist de dâhil olmak üzere toplam 9.362 kişi müzeyi ziyaret etmiştir. 2014 yılında ziyaretçilerin sayısı 9.066dır ki bunların 535’i yurtdışından gelmiştir.

 

Birinci katta yer alan geniş bir oda, doğal tarihin toplanması için ayrılmıştır. 76 de dâhil olmak üzere bölgede 102 yerli türdür.  Memeliler ve kuşlar, doğal ortamında sergilenmektedir. Sergilenen hayvanlardan bazıları soyu tükenmiş ve bazıları nesli tükenmekte olan türlerdir . Bu bölüm, lise öğrencilerinin, üniversite de biyoloji okuyan öğrencilerin ve araştırmacıların ilgisini çekmektedir.

 

Bölgede tipik bir hanehalkı

Etnografya bölümünün sergileri, üst katını arkeoloji bölümüyle paylaşır. Bu bölüm 19. ve 20. yüzyılın başlarında kırsal alan yaşamını gösteren 188 madde ile Kırklareli’nde aynı dönemde şehir hayatını kapsamaktadır. Halılar, kıyafetler, mücevherler ve ev eşyaları sergilenmektedir.

 

Bir lahitte olduğu gibi insan iskeleti ve mezar malları vardır.

236 arkeolojik eser Kırklareli çevresindeki alanlardan kazılmış buluntular: Aşağıpınar, Kanlıgeçit ve Tilkiburnu yerleşmelerinde ve tümülüsler arasında İslambeyli, Pınarhisar’ın , Alpullu Höyüktepe ve Dolhan. Holosen jeolojik çağından Antik Roma çağına uzanan zamanı kapsayan deniz ve kara türlerinin ve ağaçların fosilleri vardır. Neolitik (Yeni Taş Devri), Kalkolitik (Bakır Çağ) ve Demir Çağı’nın yanı sıra Eski Yunan Dönemi , Antik Roma , Roma İmparatorluğu Bizans ve Osmanlı imparatorluğu dönemlerine ait arkeolojik eserler bulunmaktadır.

Eski Yunan, Eski Roma, Bizans İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen 72 sikkelik örnek koleksiyon sergileniyor. Zemin kattaki giriş salonunda kadın gövdesinin yaşam boyu bir heykeli duruyor. Bir gelen Mermer rölyefleri amfi tiyatroya ait Geç Roma İmparatorluğu içinde 1995 ve 1997 yılları arasında çıkarılan (2 yüzyıl), Vize , merdiven duvara sergilenmektedir. Müzede devam eden kazılarda ve sınırlı alanlarda ortaya çıkarılan yeni arkeolojik buluntular nedeniyle, zaman zaman arkeolojik maddeler de değiş tokuş edilmiştir.

 

Dupnisa Mağarası – Kırklareli

 

KIRKLARELİ DUPNİSA MAĞARALARI Trakya’nın turizme açılan ilk ve tek mağarası olan Dupnisa; Karadeniz’in serin ikliminin etkisi altında kalan, Türkiye-Bulgaristan sınırını oluşturan, Rezve Deresi’nin Istranca Dağları’nı derin vadilerle yardığı, vahşi görünüme sahip bir bölgede yer alır. Kırklareli’nin 58 Km. kuzeydoğusunda Demirköy İlçesi Sarpdere Köyü yakınındaki mağaraların İstanbul’a uzaklığı 230 Km. dir. Yeşilin her tonunda yoğun bitki örtüsüyle kaplı bir bölgede bulunan ve İkinci Jeolojik zamanın Jura (Günümüzden 180 milyon yıl önce oluşmuş) mermerler içerisinde gelişen mağaralar, birbirine bağlı iki kat ve üç mağaradan oluşmuştur. Bu nedenle bilimsel olarak “Mağara Sistemi” olarak tanınır. Toplam uzunluğu 2720 mt olan sistemin üst katını, Kuru ve Kız Mağaraları oluşturur. Gelişimini tamamlamış bu mağaralardan, 50-60 mt aşağıda Sulu Mağara yer alır. İçinden devamlı akışı olan bir yer altı nehri akan ve deniz düzeyinden 345 mt yukarıda giriş ağzı bulunan bu mağaranın toplam uzunluğu 1977 metredir. Son noktası ise, girişten+ 61m. yukarıda yer alır. Türkiye, mağara literatüründe en çok bilinen mağaralardan biri olan Dupnisa mağaraları; yaklaşık dört milyon yıldan beri oluşum ve gelişimini sürdüren büyük bir yer altı sistemidir. İçinde sürekli akışa sahip bir yer altı nehri ve bu nehrin oluşturduğu, derinliği yer yer 2 metreyi aşan göller bulunan mağarada, zengin damla taş oluşumları yer alır. Süt beyazdan kırmızı ve kahverenginin her tonunda renge sahip olan ve dev boyutlara ulaşan sarkıt, dikit ve sütunlar ile perde ve bayrak damla taşları ve damla taş havuzları, insanı büyüleyici ve hayranlık uyandıran görünüme sahiptirler. Bu muhteşem görüntünün yanında, kısa mesafeler dahilinde değişiklik gösteren mağara havası, sağlık açısından olumlu sürprizler sunar. Üst katlar sıcak (ortalama 17 derece) ve kuru (%60-70 mutlak nem) olmasına karşılık, ana mağara daha serin (10-12 derece) ve nemlidir (%80-90). Bu farklılık, üst kat ile ana galeri arasında belirgin bir rüzgarın meydana gelmesine neden olmuştur. Trakya’nın en uzun ikinci mağarası olan Dupnisa mağaraları; 2003 yılında turizme açılmıştır. 2720 mt uzunlukta büyük bir yer altı sistemi olan DupnisaMağaraları’nın üst katını oluşturan ve içinde dev sarkıt, dikit ve sütunlarla kaplı olan Kuru Mağaranın 250, Sulu ana mağaranın da 200 metrelik bölümü turizme açılmıştır. 450 metrelik bu kısımda yürüyüş iskelesi, aydınlatma mevcuttur. Buna karşılık, oluşum halinde damla taşlar bulunan ve koloniler halinde yarasalar yaşayan büyük bir bölüm, Mağara doğası ve canlılarını korumak için ziyaret dışı bırakılmıştır. İçinde yer altı nehri ve derin göllerin bulunduğu bu bölümleri, macera ve doğa sporları tutkunu olan ve özel mağaracılık donanımına sahip kişiler gezebilir. Milyonlarca yıldır oluşum ve gelişimini sürdüren, iki kat şeklinde üç mağaradan meydana gelen Dupnisa; içinde barındırdığı her renk ve şekilde damla taşları, yer altı nehri ve gölleri, yarasa kolonileri ve kısa mesafe içinde değişiklik gösteren havası ile; ziyaretçilerin hayal gücünü zorlayan büyüleyici bir ortam, sağlık ve iç huzuru sağlar. Asfalt yol ile rahat bir ulaşımın sağlandığı mağara çevresinde WC, oturma bankları, ve çay ocağı bulunmaktadır. Turizme açıldığı Haziran 2003 tarihinden bu yana her yıl on binlerce izleyici tarafından ziyaret edilmektedir

İğneada Longoz Ormanları Millî Parkı ( Kırklareli İli içinde Marmara Bölgesi’nde yer alır )

Milli park, 3.155 ha (7.800 hektar) alan üzerine kurulu olup Kırklareli’nin Demirköy ilçesine 25 km. (16 mil) uzaktaki Türkiye-Bulgaristan sınırındaki İğneada kasabasında yer almaktadır .

Sit alanı Doğa Koruma ve Milli Parklar Çevre ve Orman Bakanlığı Genel Müdürlüğü tarafından yönetilmektedir

Milli park, bataklık ,  göl ve kıyı kumullarından oluşan ender bir ekosistemdir . Strandzha dağ aralığı güney ve batıda bulunmaktadır. Su bitkisi olan beş göl var . Erikli Gölü 43 ha (110 dönüm) kapsayan bir lagün, kuraklığın bir sonucu olarak yaz aylarında denizden ayrılıyor. 266 hektarlık alanda Mert Gölü, Çavuşdere Deresi’nin ağzında kurulmuştur. Saka Gölü, taşkın düzeni ile kum tepeleri arasındaki milli parkın güneyinde yer alan 5 hektarlık (12 dönümlük) küçük bir göldür. Diğer iki göl, Hamam Gölü büyüklüğünde 19 hektardır ve Pedina Gölü 10 hektardır (25 dönüm). Kum tepeleri İğneada’nın her iki yakasında bulunmaktadır. Kuzeydeki kum tepeleri Erikli Gölü’nün doğusundan İğneada’ya uzanıyor. Güney kum tepeleri, Mert’in deniz bağlantısından Saka Gölü’nün güneyine uzanır ve bazı yerlerde 50-60 m genişliğe ulaşır.

Güneybatı Karadeniz bölgesine özgü bitki türlerine sahip 10 km’lik (6.2 mil) uzunluğundaki kum tepeleri çok önemlidir. Göller, bataklık ve deniz arasındaki kemerli kumulların florası uluslararası anlaşma ile korunmaktadır. Milli park, bataklık ve yaprak dökmeliği olmayan karışık ahşap için de habitattır. Asma türleri, ormanın en belirgin bitkisidir. Arasında   Avrupa külmeşe , kızılağaç , kayın  ve akçaağaç  Ulusal park orman bulunan ağaçlar.

Fauna

Alabalık , kokulugri kefal milli parkın balık türleridir.

Beyaz kuyruklu kartal, Avrupa yeşili ağaçkakanbaykuş, gri balıkçılAvrupa gugukyalıçapkınıkara leylek  ve ibibik  görülmektedir.

Arasında memeliler olan yaban kedisi  yaban domuzu , tavşanAvrupa çam sansarıAvrupa porsukgri kurtgeyiktilkiAvrupalı ​​su samurusarı boyunlu fare, gelincik, büyük kulaklı yarasa ve alacalı kokarca.

Sürüngenler olarak , bölgede Hermann kaplumbağakertenkelekuyruklu su yılanı bulunur.

Kapalı Çarşı ( Türk : Kapalıçarşı , yani ‘Kapalı Çarşı’; da Büyük Çarşı , ‘Büyük Market’ anlamına gelen  ) ‘de İstanbul büyük ve en eski biridir kaplı pazarlarda 61 kaplı sokakları ile ve 4.000 mağaza üzerinden, dünyanın  günlük 250.000 ve 400.000 ziyaretçiyi cezbetmektedir.  2014 yılında, 91.250.000 yıllık ziyaretçi ile dünyanın en çok ziyaret edilen turistik yerleri arasında No.1 listesinde yer aldı.  Grand Bazar İstanbul genellikle ilk biri olarak kabul edilir alışveriş merkezleri arasında dünyada. kapalı Çarşı, Fatih ilçesinde , aynı adı taşıyan Mahalle mahallesinde ( Kapalıçarşı ) , İstanbul’un Cehennem şehri içinde yer almaktadır . Bu cami arasındaki batıdan doğuya kabaca uzanıyor Beyazıt ve Nuruosmaniye Camisi . Pazar kolayca ulaşılabilir Sultanahmet ve Sirkeci ile tramvay . Gelecekteki Kapalı Çarşı’nın çekirdeğinin inşaatı, Osmanlı’nın İstanbul’u fethinden kısa bir süre sonra 1455/56 kışında başlamış ve İstanbul’da ekonomik refaha teşvik etmek için daha geniş bir girişimin parçası olmuştur. [6] Sultan II. Mehmet , İstanbul’daki sarayının yakınında tekstil ticareti  ve mücevherlerle uğraşan bir yapıya sahipti . [8] O seçildi Cevahir Bedestan ( ‘Taşlar Bedesten’) ve aynı zamanda olarak biliniyordu Çarşılar-ı Cedid içinde ( ‘Yeni Bedesten’) Osmanlı Türkçesi . Bedesten kelimesi , Farsça sözcük bezestan uyarlanmıştır, bez’den (“bez”) türetilmiş ve “bez satıcıların çarşı” anlamına gelmektedir. Değişken olarak Türk  içinde,  Eskiçağ veya Eski Bedesten olarak adlandırılan bina , İstanbul’un üçüncü tepesinin Konstantin’in Fora’sı arasındaki yamacında yer almaktadır ve theodosius’un . Aynı sultanın sarayında, aynı yıllarda da yapım aşamasında olan Eski Saray’ın yakınında ve şehrin Bizans dönemindeki fırıncılarının bulunduğu Artopoleia’dan (Yunanca)  uzakta değildi .

Bedesten inşaatı 1460/61 kışında sona erdi ve bina için bahşedildiklerineinandıklarını vakıf arasında Ayasofya Camii. Analizler tuğla bir temsil eden bir Bizans kabartma rağmen yapının en 15. yüzyılın ikinci yarısında çıktığını göstermektedir Kommenoslarkartal hala Doğu Kapısı (tepesinde kapalı Kuyumcular Kapısı birçok tarafından kullanılmaktadır Bedesten’nin) akademisyenlerin yapının bir Bizans yapısı olduğunu kanıtlaması. [1]

Türkçe olarak adlandırılmış Bedesten yakınlarındaki bir piyasasında Esir Pazarı , köle ticareti bir kullanımı da Bizans döneminden taşınan aktif oldu. [11] Çevredeki diğer önemli pazarlar, Makoss Embolos’a ( Μακρός Ὲμβολος , ‘Long Portico’) karşılık gelen ikinci el pazar ( Türk : Bit Pazarı ), [9] “Uzun Pazar” ( Uzun Carsi ) uzun sütunlu girişi yokuş aşağı uzanan alışveriş merkezi Constantine Forum için Haliç’eşehrin ana pazar alanlarından biriydi, [12]eski kitap pazarı ( Sahaflar Çarşıdı ), ancak 1894 İstanbul depreminden sonra Çarşı’dan Beyazid Camii yakınlarındaki pitoresk lokasyona taşınmıştır .

Birkaç yıl sonra  – diğer kaynaklara göre  1545 yılında Sultan I. Süleyman’ın bünyesinde meydana geldi -Mehmet II’de bir başka kapalı çarşı vardı: ‘Sandal Bedesteni’ (adı Bursa’da dokunan bir iplik , rengini vardı sandal ağacı  ) olarak da adlandırılan ‘Küçük’, Cedit veya Yeni (iki kelimeyi kuzey birinci lay ‘Yeni’) Bedesten, yani.

Sandal Bedesten’in inşasından sonra tekstil ticareti yapıldı. Cevahir Bedesten ise lüks eşyalar ticaretine ayrıldı. Başlangıçta iki bina izole edildi. 16. yüzyıl Fransız seyyah Pierre Gilles’e göre , aralarında Beyazıt camisi arasında kiliselerin kalıntıları ve büyük bir sarnıç vardı ; [11] Bununla birlikte, yakında birçok satıcı dükkanlarını aralarında ve çevresinde açtı, böylece ticarete ayrılmış bir çeyrek doğdu.

  1. yüzyılın başında Kapalı Çarşı şimdiye kadar nihai şeklini almıştı. Üç kıtadaki Osmanlı İmparatorluğunun muazzam miktarı ve Asya ile Avrupa arasındaki karayolu iletişiminin bütünüyle denetimi, Çarşı ve çevre avanveya kervansarayınıAkdeniz ticaretinin merkezi haline getirdi . Birçok Avrupa gezginine, o tarihte ve 19. yüzyılın ilk yarısına kadar pazar, Avrupa’daki satılık ürünlerin bolluğu, çeşidi ve kalitesi açısından rakipsiz olduğunu belirtti. O zaman Avrupa gezginlerinden biliyoruz ki Kapalıçarşı, ortada iki dikey ana yol ve üçüncü çevre yolu boyunca uzanan bir kare plana sahipti. [9]Çarşı’da 67 yol vardı (her biri belirli bir malın satıcısının adını taşıyordu), günlük dualar için kullanılan birkaç meydan, 5 cami, 7 çeşme, sabahları her gün açılan ve akşamları kapanan 18 kapısı vardı ( Kapalıçarşı ).  1638 yılında Türk gezgin Evliya Çelebi , Çarşı’nın ve geleneklerinin en önemli tarihsel tanımını bize verdi. 3,000, artı 300, malları depolayabilecekleri ve tüccarların barınabileceği , çevredeki hanelerde , iki veya üç katlı büyük kervansaraylarda, revaklı iç avlu etrafında. [15]O dönemde kentin dükkanlarının onda biri pazar ve çevresinde yoğunlaşmıştı. [9] Bunların hepsi için, o zaman pazar henüz kapanmamıştır.

Kapalı Çarşı, tekrar eden felaketler, yangınlar ve depremler vurdu. İlk yangın 1515’te meydana geldi; 1548. başka  (Diğer tüm yangınlar, 1618 1588 kompleksi tahrip Bit Pazari yıkıldı), 1645, 1652, 1658, 1660, 1687, 1688 (bütün şehir harap bu vesileyle) (büyük bir hasar meydana için Uzun Carsi ) 1695, 1701 [16] 1701 yangın 1730-1731 zorlama, özellikle şiddetli olduğu Veziriâzam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa birkaç kompleks parçaları yeniden. 1738’de Kızlar Aşıası Beşir Ağa, Mercan Kapi yakınlarındaki Çeşme’yi hâlâ armağan etmiştir.

Bu dönemde, 1696’da çıkan yangınlara karşı yeni yasa nedeniyle, iki Bedesten arasında kalan pazarın birkaç bölümü tonozlarla kaplıydı. [11]Buna rağmen, 1750 ve 1791’de diğer yangınlar kompleksi tahrip etti. 1766 depremi, bir yıl sonra Mahkeme Baş Mimarı ( Hassa baş Mimari ) Ahmet tarafından tamir edilen daha fazla hasara neden oldu .

1914 yılında tekstil ürünlerinin işleyicileri Avrupa rekabetiyle harap olan Sandal Bedesten, İstanbul şehri tarafından satın alınmış ve bir yıl sonra başta halı olmak üzere müzayede evi olarak kullanılmıştır. 1927’de pazarın ve caddelerin her bir bölümü resmi isimler aldı. Çarşıın son yangınları 1943 ve 1954’te gerçekleşti ve ilgili restorasyonlar 28 Temmuz 1959’da bitirildi.

Kompleksin son restorasyonu 1980’de gerçekleşti. Bu vesileyle piyasadaki reklam posterleri de kaldırıldı.

Saray-ı Cedid-i Amire – Osmalı Sarayı

Edirne’deki saray inşası 1450 yılında II. Murad’ın emriyle başladı. Tunca Nehri’nin batı kıyısında avlanma yeri seçildi. Selimiye Camii’nin daha sonra inşa edildiği yerde bulunan Edirne’nin merkezinden Eski Saray’a (Saray-i Atik) gelmişti.

  1. Murad’ın bir yıl sonra öldüğü sırada eseri bir süre askıya alındıktan sonra Konstantinopolis’in fatihi Sultan II. Mehmet tarafından istifa edilerek yeniden başlatıldı. Kuşkusuz, Bizans’ın çöküşüyle ​​ve 1453’te Osmanlı başkentinin İstanbul’a taşınmasıyla Edirne, önceki yüzyılda sahip olduğu önemini yitirmiştir ancak sarayı 1475 yılında bitirmiştir.

Saraya Saray-ı Cedid-i Amire (yani Yeni İmparatorluk Sarayı) adı verildi ve sistematik olarak genişletildi. Sarayın dekorasyonu ve genişlemesi, Kanuni Sultan Süleyman ve IV. Mehmet’in de aralarında bulunduğu birbirini izleyen padişahların katılımından kaynaklanıyordu.

Kanuni Sultan Süleyman, saray, köprüler ve diğer binalar için su yollarının inşası emrini verdi. Saray meyve ağaçları ve çiçeklerle dolu bir bahçe ile çevriliydi. Vahşi ve evcil hayvanlar ile kuşların sürüsü oralarda yaşıyordu. Sultan’ın bu özel bahçesi, 1552’de baş bahçıvan Sinan Ağa tarafından yeniden düzenlendi. Saray bahçelerinin ayrıntılı tanımı Evliya Çelebi tarafından sağlandı ve ona Hünkar Bahçesi Sarayı – İmparator Bahçesi Sarayı olarak değindi. Evliya Çelebi, saraydan Şahabeddin Paşa Köprüsü’ne uzanan alanın ormanlık olduğu ve sarayın güneyinde çayırlar bulunduğunu iddia etmektedir. Bahçe lalelerle kaplıydı ve oluk, her türlü yabani hayvan ve kuşla birlikte söğütler, düz ağaçlar, selvi, kavak ve karaağaç ağaçları gibi süs ağaçlarıyla doluydu.

Saray, Sultan III. Ahmed’in sadece İstanbul’dan yönetmeye karar vermesiyle 1718’de terk edildi. Boşluk süresi boyunca, saray 1752 depreminde ve 1776’da çıkan yangın nedeniyle harap durumuna düştü. 1768’de Sultan III. Mustafa, Edirne’ye döndü. İlginçtir, Edirne Sarayı’na geri dönerek, 1717’de doğduğu yere geri döndü.

Sarayın kısımları 1825’te II. Mahmud’un döneminde onarıldı. Maalesef sarayı, 1829’da Rus’ın Edirne işgali sırasında çok ağır hasar gördü. Rus ordusu saray bölgesini askeri bir kamp olarak kullandı. Saray kompleksinin birçok binası 1868-1873 yılları arasında restore edilmiştir.

Ne yazık ki, zamanla buranın önemi azalmış ve saray binalarını 19. yüzyılın ikinci yarısında bir cephanelik olarak kullanmaya başlamıştır. Rus-Türk Savaşı sırasında 1878’de Edirne Valisi Cemil Paşa’nın emri üzerine saray patlatıldı. Bu karar, kapatılan Rus ordusu tarafından cephaneliğin ele geçirilmesine karşı önleme aracı olarak motive edildi. Yıkım, 20. yüzyılın başındaki Balkan savaşları sırasında tamamlandı. Sonuç olarak, tüm saray kompleksi neredeyse kayboldu. Tamamıyla ya da kısmen korunan yapılar arasında Adalet Köşkü, Panorama Köşkü, Kum Köşk Hamamı, Saadet Kapısı ve İmparatorluk Mutfakları bulunmaktadır.

2009 yılında sarayda restorasyon çalışmaları başladı. Kazı ve imar çalışmaları, Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mustafa Özer tarafından yönetildi. Restorasyon projesi saray mutfaklarından başlanmış ve 2011 yılında Kum Köşk Hamamı yenilenmiştir.

Hürriyet Daily News, Temmuz 2013’te Matbah-ı Amire bölgesinden gelen önemli arkeolojik buluntular hakkında bilgi verdi. Kazılan objeler arasında akademisyenlerin Osmanlı mutfağının sırlarını incelemelerini sağlayacak mutfak eşyaları ve kaplar vardı.

 

Edirne Sarayı’nda hayat

Edirne Sarayı ile ilgili birçok öykü ve fıkra vardır. Bir süre, bunlar Osmanlı padişahlarının ve ailelerinin ana yaşam alanlarıydı. Kuşkusuz sarayda doğan en ünlü padişah 1432’de doğan II. Murat’ın üçüncü oğlu Mehmed idi. Annesi, Hatice Âlime Hüma Hatun olarak bilinen genç bir kadın ve bebeği İstanbul’a hakim olmak için – II. Mehmed Fatih. Gelecek padişah, hayatının ilk üç yılını Edirne’de geçirdi ve Amasya’ya devredildi. Edirne Sarayı’nda gerçekleşen bir diğer önemli olay, genç Mehmed ve ağabeyi – Alaaddin Ali’nin sünnetiydi.

Mehmet’in doğu Anadolu’dan emir İbrahim’in kızı Sitti Hatun ile düğün Edirne’de yapıldı. Kutlama dört gün sürdü. Maalesef Sitti için Mehmed’in en sevdiği eşi olmadı ve fetihten sonra İstanbul’a taşındığında Edirne Sarayı’nda bırakıldı. 1467 yılında orada yalnız ve unutulmuş olarak öldü.

1451’de babasının ölümünden sonra Mehmet Sultan’a geldiğinde, ilk hareketlerinden biri Edirne Sarayı’ndaki ziyaretti. Babasının ölümü ve Halime Hatun’un imparatorluğun hükümdarı olma tebrikleri nedeniyle başsağlığı dilemesi üzerine Murat’ın eşi, en küçük kardeşi Halime’nin oğlu Küçük Ahmet, sarayın banyolarında boğuluyordu.

 

Fetihten sonra Mehmed, kuşatmadan hemen sonra İstanbul’a taşınmadı, çünkü kentin kuşatma sonrasında yeniden yapılanma ve yeniden inşa etme ihtiyacı vardı. Mehmed’in kendisini tebrik etmek ve Osmanlı İmparatorluğu ile ülkeler arasında dostane ilişkiler içinde olan birçok yabancı elçiliğe ev sahipliği yaptığı Edirne Sarayı’ndaydı.

Bir Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşazade’ye göre, Mehemed’in iki oğlu olan Bayezid ve Mustafa’nın sünneti için düzenlenen törenlerin dört gün sürdüğünü iddia ediyor. Sarayın bulunduğu Tunca Nehri üzerindeki ada, Osmanlı İmparatorluğu’nun her köşesinden gelen yüksek görevli çadırlarla kaplıydı.

Edirne Sarayı’nda fazla vakit geçiren bir diğer Sultan IV. Mehmed’dir. Avcı Mehmed, Avcı Mehmed olarak bilinirdi; av için tutkusu nedeniyle. Edirne’de Sarayı İstanbul’da Topkapı Sarayı’na tercih etmesinin iki nedeni vardı. İlk önce, anne babası Sultan İbrahim ve Turhan Hatice’in şiddetli bir kavga çıkardığında, çocukluğundan itibaren yaşadığı travmatik anıları vardı. İbrahim, annesinin kollarından Mehmed’i yırttı ve bebeği bir sarnıç içine attı. Mehmed görevliler tarafından kurtarıldı, ancak bu olay başında ömür boyu sürecek bir yara izi bıraktı. Edirne’de fazla vakit geçirmenin ikinci sebebi Mehmed’in av takıntısıydı. Binlerce vahşi hayvan öldürülürken, şehrin etrafındaki uzun av gezileri neredeyse ormanları tahrip etti.

1661’de korkunç bir hastalık, İstanbul’un nüfusunu attı. IV. Sultan Mehmed, bütün mahkemesini Edirne’ye tahliye etmiş ve burada av seferleri başta olmak üzere kış geçirmişti. Av için tutkusu onun siyasi ve askeri yetenekleriyle eşleşmedi. Fazıl Ahmed, Habsburg’lara karşı bir askeri sefer başlattığında Sultan IV. Mehmet, İstanbul’tan birliklere sadece saraya kaldığı Edirne’ye eşlik etti. İlk oğlu – gelecekteki Sultan II. Mustafa – orada Haziran 1664’de doğdu ve kutlamalar bir hafta boyunca sürdü. 1675’te padişahın oğlunun sünnetini kutlamak için on bir günlük bir diğer bayram, Edirne Sarayı’nda düzenlendi. Yine Sarayiçi Adası, üst düzey görevliler için renkli çadırlarla kaplanmıştı.

Edirne’deki saray da Haziran 1691’de orada şehit olan II. Sultan Süleyman tarafından sık sık ziyaret edildi. Yükselişi yapan ve kardeşi Ahmed II, Edirne Sarayı’nda Osmanlı İmparatorluğunun hükümdarı olarak atandı. Geleneksel olarak sultanların tören töreni (tr Kılıç alayı ), Eyüp’teki başkent Konstantinopolis’teki Haliç suyolu üzerindeki mezar kompleksinde yer almış gibi alışılmadık bir olaydı . Selim ve İbrahim ikizleri de dahil olmak üzere çocukları Edirne’de doğdu. 51 yaşındayken Edirne Sarayı’nda hayatını kaybeden padişah Süleyman II, beş yıldan az bir süredir padişahtı.

Yeğeni aynı zamanda Edirne’de Mustafa IV olarak atandı. Mustafa padişahlığa başlamadan önce hayatının çoğunu Edirne Sarayı’nda geçirmişti. IV. Mehmed gibi babası gibi, Mustafa da Edirne yakınlarındaki ormanlarda avlanmak için çok zaman harcıyordu. Edirne olayı (Osmanlı Türk Edirne Vaḳ’ası ) sözde nedenlerinden biri de başkentten yoksun olmasıydı . 1703 yılında İstanbul’da Karlowitz Antlaşması’nın sonucu olarak başlayan bir yeniçeri isyanı idi. Bu antlaşma Orta Avrupa’nın büyük bölümünde Osmanlı’nın denetiminin sona ermesine işaret etti ve imparatorluğun toprak genişlemesinin yüzyıllarını durdurdu.

Antlaşmanın imzalanmasından sonra Sultan II. Mustafa, Edirne’ye geri çekildi ve Seyhülislam Feyzullah Efendi’ye siyasi ve idari işlerden ayrıldı. 1701’de Edirne’ye taşınması, antlaşmanın etkilerini halktan korumak için bir girişimdi. Sultan’ın yokluğu ve Seyhülislam Feyzullah Efendi’nin önderliği, Yeniçeriler tarafından desteklenmedi. Edirne Etkinliği sonucunda Seyhülislam Feyzullah Efendi öldürülmüş ve 22 Ağustos 1703’de Sultan II. Mustafa’nın görevden alınması sağlanmıştır. Padişah yerine, erkek kardeşi Sultan III. Ahmet katılmıştır.

III. Ahmet, Edirne’de tahta çıkarılan Osmanlı sultanlarının sonuncusu idi. Hükümetinin başlangıcı, bu şehirde Osmanlı sarayı olan Saray-ı Cedid-i Amire’nin ihtişamının sona ermesine işaret ediyor. Osman kılıcının girmesinden yalnızca üç hafta sonra Konstantinopolis’e geri döndü – tahta bir sultanın yükselişini işaret eden önemli bir tören. Tüm halefleri, Eyüp’teki geleneksel yerde Konstantinopolis’e taşındı. III. Ahmet, Edirne’den hatırladığı özgürlükten şikayet ettiği için İstanbul’a mutsuz kaldı.

 

Gezi

Saray kompleksi ihtişamlı zamanları, 18 banyosu ve sekiz camiyi içeren 72 bina içeriyordu. Sarayda yaklaşık olarak 34 bin kişi yaşıyordu. Bu sakinlere altı bin kişilik saray personeli katılıyordu. Bu kez Edirne Sarayı, büyüklüğünde ve lüks mobilyalarıyla İstanbul’daki Topkapı Sarayı ile yarıştı.

Otopark alanından gezi yapmaya başlarsanız , görebileceğiniz ilk yapı, Akın Ağalar Kapısı Kapısı olarak da adlandırılan Saadet Kapısı (Bab’üs Sa’ade ) ‘dir. 2001-2004 yılları arasında yeniden inşa edilmiştir. Saray ana binasına, yani Panoramik Köşk (Cihannüma Kasrı) veya İmparatorluk Tahtına (Taht-ı Hümayun) yol açıyordu . Şimdi ağır hasar gördü, bir zamanlar padişah odası, bayrak odası, kütüphane, küçük bir cami ve diğer odalardan oluşuyordu. 1450 ve 1451 yılları arasında, üst katta sekizgen bir oda bulunan yedi katlı bir yapı olarak inşa edilmiştir. Bu anıtın ilk arkeolojik kazıları 1956’da gerçekleşmiş ancak henüz yeniden inşa edilmemiştir.

Panoramik Köşkün güneyinde, IV. Mehmed, II. Mustafa ve III. Ahmed için yapılan üç bitişik pavyon vardı. Ayrıca padişahın annesi, eşleri, eşleri, prensleri için harem odaları vardı. Bütün bu binalar yok edildi. Panoramik Köşkün kuzeyine doğru ilerleyip küçük bir dereyi geçtiğinizde, Su Deposu’nun (Su Maksemi) ağır hasar görmesine rağmen görünür bir yapıya kavuşacaksınız.. Edirne Yeni Saray hakkındaki yayınlarda nadiren bahsedilen bu binanın dikdörtgen planı vardır. Binanın üç katlı ve bir bodrum katında. İki bölmeli bodrum katında yükselen birinci kat iki bölüme ayrılmıştır. Üçüncü kat, doğu-batı yönünde bulunan tek bir odadan oluşmaktadır. Yapım tarihi bilinmeyen yazıtlarda bulunmamakla birlikte, mimarlık ve yapı malzemeleri temelinde araştırmacılar onu 15. yüzyıla bağlarlar. Binanın birinci katında yer alan beşik tonozlu iki odanın iç duvarları, muhtemelen 20. yüzyılda sarayın askeri kullanımı sırasında çimento harcı ile sıvanır.

Kum Köşk Hamamı (Kum Kasrı Hamamı) , Panoramik Köşk’ün doğusundadır. Fatih Mehmed tarafından yaptırılan bu basit hamam, sıcaklık (caldarium – sıcak su odası), ılıklık ( ılıklık sıcak su odası) ve soğukluk olarak bilinen üç ana bölümden oluşmaktadır(frigidarium – soğuk su odası). Bu üç bölüm üç küçük kubbe ile kaplıdır. Hamam, bir geçitle ana saraya bağlanmıştı. Bu hamamlar bir zamanlar ünlü Hürrem Sultan (Roxolane) Muhteşem Süleyman’ın favori rejimi tarafından kullanılıyordu. 2000 yılında arkeolojik kazılar yapılarak su temini sisteminin varlığı ortaya çıkarıldı. Sand Pavilion Bathhouse’un güncel görünümü, 2011 yılında bitmiş ağır restorasyon çalışmalarından kaynaklanmaktadır.

İmparatorluk Mutfağı (Matbah-ı Amire) , panoramik Pavyonun güneyinde, modern yolun diğer tarafında yer almaktadır. Sekiz kubbeli, uzun, dikdörtgen planlı bir bina. Yapının batı kısmı dört kare alana bölünmüş ve doğu tarafında eşit genişlikte iki bölüm iki kare alana bölünmüştür. Her alan bir kubbe ile kaplıdır. Binanın iç kısmında tuğladan yapılmış dört dikdörtgen ocak fırınları ve çatıdaki kesme taş bacalar var. Bina büyük ölçüde yenilenmiştir. Yapının güneyinden görülebileceği üzere, İmparatorluk Mutfağı çevresinde 2013’te kapsamlı kazılar yapılmıştır.

Daha tarihi yapılar, yağmacı stadyumun yanında saray kalıntılarına yakın duruyor. Bunların ilki Adalet Salonu (Kasr-ı Adalet) olarak adlandırılır . Menderes Sultan Süleyman’ın emriyle 1561 yılında dikilmiş, sivri metal bir çatılı, dikdörtgen planlı dikdörtgen bir kuledir. Saray kompleksinin bozulmadan kalan tek yapısı budur. Küçük Mehmet Fatih Köprüsü yanında yer almaktadır.

Bu kulenin hemen yanında, kare bazlı iki taş sütun hala duruyor. Sağ taraftaki sütuna, saygı duruşu (Seng-i Hürmet) deniyordu ve burada denekler dileklerini padişahlara verebiliyordu. Sol sütuna Uyarı Taşı (Seng-i İbret) adı verildi . İsmi, başkent başkanlarını veya sultanın lehine düşen saray görevlilerini göstermekti.

Sarayın alanında Osmanlı döneminden Diğer yapılar köprüler Sarayiçi Island yol: Şahabeddin Paşa 1451 den Köprüsü, 1452 den Mehmed’in Köprüsü ve Süleyman 1553-1554 den harikası köprü. Bunlar ayrı bir metinde tartışılıyor .

Kum Pavyonu Hamamının kuzeydoğusunda , 16. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen bir namaz platformu (namazgah) bulunmaktadır. Mermer mihrapın ardında bir çeşme (Namazgâhli Çeşme) vardır .

Sonunda, saray geniş bir avlanma yerinin yakınında inşa edildiği için avlu (Bülbül Kasrı veya Av Köşkü) sarayı kompleksin kuzey-doğusunda ve zeytinyağlı güreş stadyumunda gizliyor (41.693987, 26.564407). 1671’de Mehmed IV tarafından şaşırtıcı bir şekilde Avcı Mehmed olarak bilinen yeryüzünde inşa edilmiştir. Kısmen sağlam kalmış ancak 2002 yılında Edirne Belediyesi tarafından finanse edilen bir restorasyon gerçekleştirilmiştir. Mevcut bir çizime göre, kare şeklinde bir kaide üzerine yükselen konak, düzenli olarak kesilmiş taşlarla inşa edilmiş ve katlanır bir çatıya sahipti.

Edirne Sarayı

Şehrin kuzeyinde, Tunca  Nehri kenarında, 300-355.000 m2 lik bir alana kurulmuş olan sarayın yapımına, 1450’de 2. Murat zamanında başlanılmıştır. Hükümdarın ölümü üzerine bir süre durmuş olan saray inşaatı, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1475’te tamamlanmıştır. Kanuni Sultan Süleyman, 1.Ahmet, Avcı Mehmet, 2. Ahmet, 3. Ahmet zamanında saray sürekli tamir görmüş  ve yeni yapılar eklenmiştir. 3. Ahmet’in 1718 yılında İstanbul’a gitmesinden sonra,1768 yılında  3. Mustafa’ya kadar hiçbir padişah Edirne’ye gelmemiş, aradaki bu yarım asırlık  süreç tahribatın başlangıcı olmuştur. 1752’deki büyük deprem ve 1776 yılındaki yangınla tahribat süreci devam etmiştir. 1827’de 2. Mahmut zamanında sarayın bir kısmı tamir edilmiştir. 1829 yılında Edirne’yi işgal eden Ruslar, sarayı bir ordugah olarak kullanmışlar ve büyük zarar vermişlerdir. 1868’de Vali Hurşit  Paşa’yla başlayıp, Hacı İzzet Paşa’nın 1873’teki valiliğine kadar süren tamirat döneminde bir çok yapı kurtarılmıştır.

1876-77 Rus Savaşın’da düşmanın şehre yaklaşması nedeniyle Vali Cemil Paşa ile Edirne kumandanı Ahmet Eyüp Paşa’nın anlaşamamaları üzerine Bab’üs Sa’âde civarında yığılan cephanenin patlatılması ile üç gün süren patlamalar sonucu sarayın bir çok yapısı yıkılmıştır. Bundan sonra yağma başlamış ve saraya ait kalıntılar başka yapılarda kullanılmıştır.
Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa ettirilen, Cihannüma Kasrı (Taht-ı Hümayun) sarayında ana yapısını oluşturmaktadır. Has oda, yediler odası, sancak-ı Şerif dairesi, kütüphane-i hümayun (saray kütüphanesi ve sancak-ı şerif mescidi ve dairelerden meydana gelmiştir. Cihannüma Kasrı’nın güneyinde birbirine bitişik olarak 4.(Avcı ) Mehmet, 2.Mustafa ve 3.Ahmet daireleri inşa edilmiştir. Bu sultan dairelerinin devamında Valide Sultan,baş, ikinci üçüncü ve dördüncü kadınlar, şehzadeler, cariye daireleri, gedikli daireleri, hastalar koğuşu, ağalar daireleri ile Cihannüma Kasrı’nın batısında Arz Odası sarayın bütünlüğünü oluşturmuştur. Arz Odasının önünde Bab’üs Sa’ade (Ak Ağalar Kapısı) yer almaktadır.
Edirne Yeni Sarayı’nın, 2.Murat zamanında başlayan yapılaşması zaman içinde sürdürülmeye devam etmiştir. 2.Beyazıt Tunca yatağını taşla kaplatmış, yanlarına da yüksek istinat duvarları ördürmüştür. Kanuni Sultan Süleyman ve Hassa Mimarbaşı Mimar Sinan döneminde Edirne Sarayı’nın adeta ikinci yapılaşma sürecine girmiştir. Bu dönemde, saray yeniden planlanmış, topoğrafyası düzenlenmiş,su ile ilgili problemleri çözülmüştür. Mimar Sinan, Edirne’ye getirdiği Taşlımüsellim suyunun bir kolunu saraya bağlamıştır. Saray yapılarını su taşkınlarından korumak için, Tunca yatağına gelen bu suyun önemli bir kısmı bir yay biçiminde açılan kanalla saray alanından uzaklaştırılmış ve Saraçhane köprüsü yanından Tunca’ya bağlanmıştır. Bu da saray alanını doğu – güney -batı yönünde ikinci bir su yoluyla çevirmiş böylece nehir ile kanal yatağı arasındaki alanda Hasbahçe oluşmuş sarayın sur duvarı olmadan korunması sağlanmıştır. Bu kanal üzerinde, Tunca üzerindeki Fatih Köprüsü ekseninde bir köprüyü kanuni inşa ettirerek, sarayın ana girişini tekrar belirlemiştir. 4. Murad zamanında İmadiye Kasrı 4.Mehmet zamanında Hasbahçe’de Alay Köşkü, İftar Köşkü, Av Köşkü, Bülbül ve Bostancı Kasrı inşa edilmiştir.

 

MAVİ CAMİ (SULTANAHMET CAMİİ)

Sultan Ahmet Camii, Sedefkar Mehmet Ağa tarafından padişah 1. Ahmet’in (1609-1616) yılları arasında yaptırılmıştır. Bizans Büyük Sarayı’nın bulunduğu yerde, Hipodrom’un güneydoğu tarafında yer almaktadır. Avrupalılar tarafından, 20.000 adetten fazla kullanılan iç mavi fayanslardan dolayı Mavi olarak adlandırılıyor.

Cami, altı minareli büyüleyici bir yapı olarak bilinir; çünkü Türkiye’de ki altı minareli tek camidir.

Bu camide birçok efsane vardır; Bunlardan biri minarelerle ilgili. Sultan minareleri farklı bir üslup oluşturmak için altından yapılmasını emretti, ancak yeterli para yoktu. Bunun yerine Sedefkar Mehmet Ağa, benzersizliğini görmek için altı minare inşa etmeye karar verdi. Cami 260 pencere ile aydınlatılmıştır. 64×72 m boyutlarındaki ibadetlerin bir parçasıdır ve çapı 23,5’dir. Batı avlusunun girişinde demirden yapılmış ağır bir ağ geçidi var. Bu ağ geçidin şekli caminin önemini göstermektedir, çünkü padişah o zamanlar bu ağ geçidine geldiğinde dikkatli olmak zorunda kaldı. Cami dikdörtgen şekle sahiptir. Ayrıca 4 yarım kubbe ile desteklenen merkezi bir kubbe, 4 farklı yol vardır.

Sultanahmet Camii, medrese, Sultan Dinlenme Mansiyonu, Türk Hamamı, Çeşme, Hastane, Mekteb-i Sıbyan, cami dışında kiralık evler ve evler dahil olmak üzere sosyal kompleks gibi bir özelliğe sahiptir. Sultanahmet Camii’nin toplumsal kompleksinin diğer önemli yapısı, padişah için dua için ve öncesinde dinlenmek için yapılmış bir yer olan Sultan Resting Mansion’dur. Burası içerisinde Sultan 1. Ahmet, eşi Kosem Sultan ve oğulları 4.Murat ve 2. Osman’ın kuzeybatısında bulunan birçok mezar bulunmaktadır.

Turistik çekim noktası olmakla kalmaz, aynı zamanda aktif bir camidir, bu yüzden günlük beş duada yarım saat süreyle ibadet etmeyenlere kapanır. Sultanahmet Camii’nin harika mimarisi görmek için en iyi yol, Hipodrom’a yaklaşmaktır. (Caminin batısı) Müslüman olmayan bir ziyaretçiyseniz, Camiye girmek için aynı yönde ilerlemelisiniz.

Bugün, caminin arkasında ‘Arasta’ olarak adlandırılan ve turistik materyal satan dükkanlar olan Mozaik Müzesi ile çevrili bir yer var. Sultanahmet Camii, Katolik Kilisesi lideri ve ABD Eski Başkanı Bill Clinton da dahil olmak üzere ünlü insanları da memnuniyetle karşılayan en popüler turistik mekanlardan biri. Bu camiyi iki kez ziyaret ediyor.

MAVİ CAMİİ NASIL ZİYARET ETMELİDİR? KURAL NEDİR?

Turistler, Sultanahmet Camii’ni nasıl ziyaret edeceğini hep merak ediyorlar. Giriş ücreti, kıyafet kıyafeti, ayakkabılarımı nereye koyacakları gibi başka birçok soru var. Aşağıda, tüm bu basit soruların cevapları verilmiştir …

1) İstanbul’un Sultanahmet bölgesine yapacağınız geziyi sabah ortası için planlamanız daha iyi olur. Dua günde günde beş kez gündüzün ilk çağrısı ve gece gündüzün sonuncusu olur. Cami, her dua vakti 90 dakika kapanır. Dua zamanı gitmekten kaçının (özellikle öğlen cuma günü namaz kılarken) ya da ezan duyulduktan yarım saat sonra gidin.

2) Camiye adım atmadan önce ayakkabılarınızı çıkarın ve girişte verilen plastik poşetlere koyun (Ücretsiz). Bu, camiye girerken Müslüman geleneğin bir parçası olarak herkes için gereklidir. Ayrıca Sultanahmet Camii’ne girmek için herhangi bir ücret alınmamaktadır.

3) Kadın iseniz Sultanahmet Camii’ne girerken kafa örtüsü takın. Camii kapısında Sultanahmet Camii giriş kapaklarını ücretsiz olarak bulabilirsiniz. Kumaş kapağını her iki tarafa asılı eşit bölümlerle başınızın üstüne yerleştirin. Bir tarafı alın ve boynunuza sarın, sırtınızı omuzlarınızı örterek atın. Yüzünü örtme, örtünün sadece saçlarını saklaması gerekir.

4) Cami içindeyken sakin olun ve flaşlı fotoğraf kullanmayın. Burası ibadet yeri olduğu için, bakmayan veya dua edenlerin resimlerini çekmeyin. Camiyi saygıyla ve sessizce ziyaret edin. Camii çıkışında, kullanılmış plastik torbaları belirlenmiş torba kutularına koyabilir ve görev kapacaklarını baş görevlilerine geri gönderebilirsiniz.

5) Çıkış kapısında Camiiyi korumak için bağış yapabilirsiniz. Zorunlu değildir, ancak bağış yaparsanız resmi makbuzu alacaksınız.

 

MAVİ CAMİNİN TARİHİ

Zsitvatorok Barış (1606) ve Perslerle yapılan savaşların olumsuz sonuçlarını takiben Sultan Ahmed, İstanbul’da muazzam bir cami inşa etmeye karar verdi. Kırk yılı aşkın bir süredir inşa edilen ilk büyük imparatorluk camisi olurdu. Selefleri savaş ganimetleri ile camilerine para vermişlerdi, Sultan Ahmed, hazinelerdeki fonları geri çekmeliydi, çünkü o sırada önemli bir zafer kazanamamıştı. onun zamanı. Bu, Müslüman hukuk bilim adamları olan Osmanlı ulema’nın öfkesini tahrik ediyordu.

Cami, Bizans imparatorlarının sarayında, Ayasofya’ya (o zamanlar İstanbul’da en çok saygı gören camide), sembolik önem taşıyan hipodroma bakacak şekilde inşa edilecekti. Caminin güney tarafında büyük parçalar Vakıf ve Büyük Saray tonozları üzerinde durmaktadır. Halen orada Sokollu Mehmet Paşa sarayı olmak üzere birçok saray inşa edildi, bu nedenle ilk önce önemli bir maliyetle satın alınması ve yere çekilmesi gerekiyor. Yeni cami için yer açmak için Sphendone’nun geniş kısımları (hippodromun U-şeklindeki yapısı ile kavisli tribün) kaldırılmıştır. Caminin inşası, padişahın kendisinin ilk kurbağayı kırmaya başladığı Ağustos 1609’da başladı. Bunun onun imparatorluğunun ilk camisi olacağının amacı buydu.

Camii inşaatından sorumlu olan ünlü mimar Mimar Sinan’ın öğrencisi ve kıdemli asistanı olan kraliyet mimarı Sedefhar Mehmet Ağa’yı atadı. Çalışmanın organizasyonu, şimdi Topkapı Sarayı kütüphanesinde bulunan sekiz cilt halinde titizlikle anlatılıyordu. Açılış törenleri 1617’de yapıldı. Sultan şimdi hünkâr mahfil adlı kraliyet kutusunda dua edebiliyordu. Sultan Ahmed Camii şu an dünyanın en etkileyici anıtlarından biri. Sultan Ahmed Camii şu an dünyadaki en etkileyici anıtlardan biri. Son hesapları halefi Mustafa I. tarafından imzalandığından binanın hükümdarlığı geçen yıl bitmedi.

 

MAVİ CAMİ’NİN İÇİ

Sultanahmet Camii’nin alt katlarında ve her iskelede caminin iç kısmı İznik şehrinde (Nikaea) elli farklı lale deseninde yapılmış 20.000’den fazla el yapımı seramik ile kaplanmıştır. Alt seviyelerdeki fayans geleneksel bir tasarıma sahipken, galeri seviyesinde tasarımları çiçek, meyve ve selvi temsiliyle süslü hale gelir. İznik ana ustası Kasap Haci ve Kapadokya’nın Avanos’tan Barış Efendi’nin gözetiminde 20.000’den fazla fayans yapılmıştır. Her kiremit için ödenmesi gereken fiyat, padişahın kararnamesiyle tespit edildi, çünkü genel olarak kiremit fiyatları zamanla arttı. Sonuç olarak, binada kullanılan fayansların kalitesi kademeli olarak azaldı. Renkleri soldu ve değişti ve sırlar cılız oldu. Arka balkon duvarındaki fayans, Topkapı Sarayı’nda haremden restorasyon yapılmış fayanslar,

Cami içinin üst seviyeleri mavi boya hakimdir. Karmaşık tasarımlar içeren 200’den fazla vitray penceresi doğal ışık kabul etmektedir. Avizelerde devekuşu yumurtaları, örümcekleri püskürterek camide camekânlardan kaçınmak amacıyla kurulmuştur. Birçoğu Seyyid Kasim Gubari’nin yaptığı Kuran ayetlerini de içine alan süslemeler, zamanının en büyük hattârını kabul eder. Katlar, sadık insanlar tarafından bağışlanan halılarla kaplıdır ve yıpranırken düzenli olarak değiştirilir. Birçok geniş pencere geniş bir izlenime sahiptir. Caminin her dış tabakasında beş pencere bulunur; bunların bazıları kördür. Her yarı kubbe 14 pencereye ve merkezi kubbeye 28 pencereye sahiptir (bunlardan dördü kördür). Camlar için renkli cam, Venedik Signoria’dan sultana hediye edildi.

Cami iç mekânının en önemli unsuru, üzerinde oyulmuş heykel mermeri yapılmış, sarkıt nişli ve üstünde çift işaretli bir panel bulunan mihrabdır. Bitişik duvarlar seramik karo kaplamalıdır. Ancak çevresinde birçok pencere nedeniyle daha az muhteşem görünüyor olun. Mihrabın sağında, Cuma günleri öğle namazı vakti veya özel kutsal günlerde vaazını verdiği sırada İmam’ın durduğu, zengin bir şekilde dekore edilmiş minber veya kürsü yer alır. Cami, en kalabalık olduğu zamanlarda bile, camide bulunan herkes İmam’ı görebilir ve duyabilir.

Kraliyet köşk, güneydoğu köşesinde bir platform, bir logya ve iki küçük emekli odadan oluşmaktadır. Sultanahmet Camii’nin güneydoğu üst galerisinde bulunan kraliyet logasına erişime sahiptir. Bu emekli odalar, isyancı Janissary Corps’un bastırılması sırasında 1826 yılında Sadrazam’ın karargahı haline geldi. Kraliyet logesi (hünkâr mahfil, Türkçe) on mermer sütunla desteklendi.

Sultanahmet Camii’ndeki birçok lamba, bir zamanlar altın ve mücevherlerle kaplıydı. Cam kaseler arasında devekuşu yumurtaları ve kristal topları bulunabilir. Bütün bu süslemeler İstanbul’daki müzeler için kaldırıldı ya da yağmalandı.

Duvarlarda bulunan büyük tabletlere, aslında 17. yüzyılın büyük hattatlarından Ametli Kasım Gubarım tarafından halife ve âyetlerin isimleri yazılıdır. Ancak zamanla sıkça restore edilmiştir.

 

MAVİ CAMİ’NİN DIŞI

Geniş avlusunun cephesi İstanbul’daki Süleymaniye Camii cephesiyle aynı şekilde inşa edilmiş, köşe kubbelerine taret eklenmesi dışında. Mahkeme, caminin kadar büyüktür ve sürekli tonozlu bir arcade ile çevrilidir. Orta altıgen çeşme, avlunun boyutlarıyla karşılaştırıldığında oldukça küçüktür. Avlunun anıtsal ama dar giriş kapısı, çarşıdan mimari olarak öne çıkıyor. Yarı kubbe ince boyunlu bitki örtüsüne sahiptir, tallobatta küçük bir yivli kubbe ile taçlandırılır.

Caminin batı yakasındaki mahkeme girişinin üst kısmında ağır bir demir zinciri asılmıştır. Atlı at Sultanahmet Camii mahkemesine sadece sultan girmesine izin verildi. Zincir buraya kondu, böylece sultan vurulmamak için mahkemeye girdiği her seferinde başını alçaltmak zorunda kalmıştı. İlahi hükümdarın alçakgönüllülüğünü sağlamak için sembolik bir jest olarak yapıldı.

 

MAVİ CAMİ’NİN MİNARELERİ

Sultan Ahmed Camii, altı minareli iki caminin ilklerinden biridir. İkincisi  Adana’daki Sabancı Camii’dir. Minarelerin sayısı ortaya çıktığında, Padişah Makedonya’daki Ka’aba camisinde olduğu gibi minarelerle aynı sayıyla küstahça olduğu için eleştirildi. Mekke’de inşa edilmek üzere yedinci bir minare siparişi vererek bu sorunun üstesinden geldi. cami.

Sultanahmet Camii’nin köşelerinde dört minare duruyor. Bu yivli kalem şeklinde minarelerden her biri sarkıt mermerli üç balkonlu (Şerefe olarak bilinir) ön avlunun sonunda bulunan iki balkona sadece iki balkon vardır. Müezzinli veya namaz sahibi, beş kez dar bir sarmal merdivene tırmanmak zorunda kalmadan önce Dua çağrısını duyurmak için bir gün.

Bugün bir halka açık anons sistemi kullanılmakta ve civardaki diğer camiler tarafından yansıtılan çağrı şehrin eski kesiminde duyulabilmektedir. Güneş batarken cami renkli taşkın ışıklarıyla aydınlatıldığı için hem Türkler hem de turistlerin büyük kalabalıkları akşam namazı çağrısını dinlemek için camiye bakan parkta gün batımında toplanıyor.

SULTANAHMET

Tarihin merkezinde yer alan Sultanahmet semti geleceğin turizmine hazırlanıyor. Sultanahmet Meydanı, Sultanahmet Parkı ve At Meydanı yenileniyor. Unesco Dünya Mirası kapsamındaki bu güzel alan şimdi daha da hareketli. Yenilenen alanlar tekerlekli sandalye, paten, kaykay ve çocuk arabaları ve diğer araçlar için büyük kolaylıklar sağlayacak şekilde düzenlenmiş. Sultanahmet’te gerçekleştirilen yenilenme ve değişimlere örnek olarak kiralık bisikletler için ayrılan Park&Ride istasyonları, akıllı telefonlar için QR kodları, www.tarihsesleniyor.com gibi bilgi panoları, zabıtaların kullandığı üç tekerlekli elektrikli bisikletler verilebilir

AYASOFYA

Dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış en önemli anıtları arasında yer alan Ayasofya; mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden sanat dünyası açısından önemli bir yer teşkil etmektedir.

 

Ayasofya Doğu Roma İmparatorluğu’nun İstanbul’da yapmış olduğu en büyük kilise olup aynı yerde üç kez inşa edilmiştir. İlk yapıldığında Megale Ekklesia (Büyük Kilise) olarak adlandırılmış, 5. yüzyıldan itibaren ise Ayasofya (Kutsal Bilgelik) olarak tanımlanmıştır. Ayasofya Doğu Roma İmparatorluğu boyunca hükümdarların taç giydiği, başkentin en büyük kilisesi olarak katedral işlevi görmüştür.

 

Birinci kilise, İmparator Konstantios (337-361) tarafından 360 yılında yapılmıştır. Üstü ahşap çatı ile örtülü, uzunluğuna gelişen (bazilikal) planlı birinci yapı, İmparator Arkadios’un (395–408) karısı İmparatoriçe Eudoksia ile İstanbul Patriği İoannes Chrysostomos arasında çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, patriğin sürgüne gönderilmesi üzerine 404 yılında çıkan halk ayaklanması sonucunda yakılıp yıkılmıştır. (Bugün patriğin mozaik tasviri, Ayasofya’nın kuzey tymphanon duvarında görülebilmektedir.)

Günümüzde ilk kiliseye ait herhangi bir kalıntı bulunmamakla birlikte, müze deposunda bulunan Megale Ekklesia damgalı tuğlaların bu yapıya ait olduğu düşünülmektedir.

 

İkinci Kilise, İmparator II. Theodosios (408-450) tarafından 415 yılında yeniden inşa ettirilmiştir. Bu yapının, beş nefli, ahşap çatı ile örtülü ve anıtsal bir girişe sahip bazilikal planda olduğu bilinmektedir.

 

Kilise, İmparator Justinianos’un (527–565) 5. saltanat yılında, aristokrat kesimi temsil eden maviler ile esnaf ve tüccar kesimi temsil eden yeşillerin İmparatorluğa karşı birleşmesi sonucunda çıkan ve tarihte “Nika İsyanı” olarak geçen, büyük halk ayaklanması sırasında 13 Ocak 532 yılında yıkılmıştır.

 

1935 yılında İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün A. M. Scheinder başkanlığında yapılan kazılarda, bugünkü zeminin yaklaşık 2.00 m altında görülebilen II. yapının Propylon’una (anıtsal giriş kapısı) ait basamaklar, sütun kaideleri ve On İki Havari’yi temsil eden kuzu kabartmaları ile süslü friz parçaları bulunmuştur. Ayrıca anıtsal girişe ait diğer mimari parçalar ise batı kısımdaki bahçede görülebilmektedir.

 

Günümüz Ayasofya’sı İmparator Justinianos (527-565) tarafından dönemin iki önemli mimarı olan Miletos’lu (Milet) İsidoros ile Tralles’li (Aydın) Anthemios’a yaptırılmıştır. Tarihçi Prokopios’un aktardığına göre, 23 Şubat 532 yılında başlayan inşa, 5 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmış ve kilise 27 Aralık 537 yılında törenle ibadete açılmıştır. Kaynaklarda, Ayasofya’nın açılış günü İmparator Justinianos’un, mabedin içine girip, “Tanrım bana böyle bir ibadet yeri yapabilme fırsatı sağladığın için şükürler olsun” dedikten sonra, Kudüs’teki Hz. Süleyman Mabedi’ni kastederek “Ey Süleyman seni geçtim” diye bağırdığı geçer.

 

Üçüncü Ayasofya’nın mimarisindeki yenilik geleneksel bazilikal plan ile merkezi kubbeli planın bir araya getirilmesidir. Yapının üç nefi, bir apsisi, iç ve dış olmak üzere iki narteksi vardır. Apsisten dış nartekse kadar uzunluk 100 m. genişlik 69.50 m.dir. Kubbenin zeminden yüksekliği 55.60 m, çapı ise kuzey güney doğrultusunda 31,87 m, doğu batı doğrultusunda ise 30.86 m.dir.

 

İmparator Justinianos Ayasofya’nın daha görkemli ve gösterişli olması için, maiyetindeki tüm eyaletlere haber göndererek, en güzel mimari parçaların Ayasofya’da kullanılması için toplatılmasını emretmiştir. Bu yapıda kullanılan sütun ve mermerler; Aspendos, Ephesos, Baalbek, Tarsus gibi Anadolu ve Suriye’deki antik şehir kalıntılarından getirilmiştir. Yapıdaki beyaz mermerler Marmara Adası’ndan, yeşil somakiler Eğriboz Adası’ndan, pembe mermerler Afyon’dan ve sarı mermerler Kuzey Afrika’dan getirilerek Ayasofya’da kullanılmıştır. Yapının iç kısmında yer alan duvar kaplamalarında; tek blok halinde mermerlerin ikiye bölünerek yan yana getirilmesi ile simetrik şekiller ortaya çıkarılmış ve damarlı renkli mermerlerin iç mekânda kullanılmasıyla dekoratif bir zenginlik oluşturulmuştur. Ayrıca, yapıda Efes Artemis Tapınağı’ndan getirilen sütunların neflerde, Mısır’dan getirilen 8 adet porfir sütununun ise yarım kubbeler altında kullanıldığı bilinmektedir. Yapıda 40 tanesi alt galeride, 64 tanesi ise üst galeride olmak üzere toplam 104 adet sütun bulunmaktadır.

 

Ayasofya’nın mermer kaplı duvarları dışındaki tüm yüzeyler birbirinden güzel mozaiklerle süslenmiştir. Mozaiklerin yapımında altın, gümüş, cam, pişmiş toprak ve renkli taşlardan oluşan malzemeler kullanılmıştır. Yapıdaki bitkisel ve geometrik mozaikler 6. yüzyıla, tasvirli mozaikler ise ikonaklazma (Tasvir Kırıcılık Dönemi 730- 842) sonrasına tarihlenir.

 

Ayasofya Doğu Roma Döneminde İmparatorluk Kilisesi olması nedeniyle İmparatorların taç giyme merasimlerinin yapıldığı mekândı. Bu sebeple Ayasofya’da ana mekanın (naos) sağında bulunan, renkli taşlardan yuvarlak ve geçmeli desenli yer döşemesi (omphalion), Doğu Roma İmparatorlarının taç giydiği bölümdür.

 

  1. Haçlı Seferi sırasında İstanbul Latinler tarafından 1204- 1261 yılları arasında işgal edilmiş, bu dönemde gerek kent, gerekse Ayasofya yağmalanmıştır. 1261 yılında Doğu Roma kenti tekrar ele geçirdiğinde, Ayasofya’nın oldukça harap durumda olduğu bilinmektedir.

 

Ayasofya, Fatih Sultan Mehmed’in (1451-1481) 1453’te İstanbul’u fethetmesiyle camiye çevrilmiştir. Fetihten hemen sonra yapı güçlendirilerek en iyi şekilde korunmuş ve Osmanlı Dönemi ilaveleri ile birlikte cami olarak varlığını sürdürmüştür. Yapıldığı tarihten itibaren çeşitli depremlerden zarar gören yapıya, hem Doğu Roma, hem de Osmanlı Döneminde destek amacıyla payandalar yapılmıştır. Mimar Sinan tarafından yapılan minareler ise aynı zamanda yapıda destekleyici payanda işlevi görmektedir.

 

Ayasofya’nın kuzeyine, Fatih Sultan Mehmed Dönemi’nde bir medrese yaptırılmış, her dönemde bakım ve onarım çalışmalarından geçmiş, en kapsamlı tamir çalışması Sultan Abdülmecid Dönemi’nde (1839-1861) Fossati tarafından  yapılmıştır. Sultan Abdülaziz Döneminde Ayasofya çevresinin yeniden düzenlenme çalışmaları sırasında medrese 1869- 1870 yılları arasında yıktırılmış ve1873- 1874 yılları arasında ise yeniden  yaptırılmıştır. 1936 yılında yıkılmış olan Medresenin kalıntıları 1982 yılında yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmıştır.

Osmanlı Dönemi’nde, 16. ve 17. yüzyıllarda, Ayasofya’nın içine mihraplar, minber, müezzin mahfilleri, vaaz kürsüsü ve maksureler eklenmiştir.

Mihrabın iki yanında bulunan bronz kandiller, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) tarafından Budin Seferi (1526) dönüşünde camiye hediye edilmiştir.

Ana mekâna girişin sağ ve sol köşelerinde bulunan Helenistik Döneme (MÖ. 4.-3. yy) ait iki mermer küp ise, Bergama’dan getirilerek, Sultan III. Murad (1574-1595) tarafından Ayasofya’ya hediye edilmiştir.

 

Ayasofya’da, Sultan Abdülmecid Dönemi’nde 1847-1849 yılları arasında, İsviçreli Fossati Kardeşlere kapsamlı bir onarım yaptırılmıştır. Bu onarım çalışmaları sırasında, daha önce mihrabın kuzeyindeki niş içinde bulunan Hünkâr Mahfili kaldırılmış, yerine mihrabın solunda, sütunlar üzerinde yükselen, etrafı ahşap yaldızlı korkuluklarla çevrili Hünkâr Mahfili yapılmıştır.

 

Aynı dönemde Hattat Kadıasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılan 7.5 m. çapındaki 8 adet hat levhası ana mekânın duvarlarına yerleştirilmiştir. “Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin” yazılı bu levhalar İslam âleminin en büyük hat levhaları olarak bilinmektedir. Aynı hattat kubbenin ortasına ise Nur Suresi’nin 35. ayetini yazmıştır.

 

Ayasofya Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ve Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilmiş ve 1 Şubat 1935’de müze olarak, yerli ve yabancı ziyaretçilere açılmıştır. 1936 tarihli tapu senedine göre, Ayasofya “57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmed Vakfı adına Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseden oluşan Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi” adına tapuludur.

Ayasofya’nın Kubbesi

Ayasofya’nın mimarisindeki en önemli yenilik, ölçülerinin bir kilise için alışılmamış büyüklükte oluşu, orta mekâna hâkim olan kubbenin büyüklüğü ve yüksekliğidir. Ana mekânı örten kubbenin zeminden yüksekliği 55.60 m, çapı ise kuzey güney doğrultusunda 31,87. m, doğu batı doğrultusunda ise 30.86 m.dir. Ayasofya inşa edilirken, mimarlar tarafından binanın yapımında mermer, taş ve tuğla kullanılmış, kubbenin depremlerde kolay yıkılmaması için Rodos toprağından özel olarak üretilen, hafif ve sağlam tuğlalar kullanılmıştır.

 

İlk yapıldığında basık ve yayvan biçimdeki kubbe, Ağustos 553 ve Aralık 557 yılında meydana gelen depremlerde büyük kubbe ve doğu yarım kubbe çatlamış, 7 Mayıs 558 de ise ana kubbenin doğu kısmı çökmüştür. Kubbenin onarımı yapının baş mimarlarından İsidoros’un yeğeni Genç İsidoros tarafından yapılmıştır. İsidoros kubbeyi dışarıdan payandalarla destekleyen alçak bir kasnak ekleyerek, kırk kaburgayla desteklediği ve kırk pencere ile hafiflettiği kubbenin yüksekliğini de 7 metre arttırmış ve böylece kubbeyi daha hafif ve daha küçük duruma getirerek çözüme ulaşmıştır.

 

Ayasofya 859 yılında büyük bir yangın, 869 yılında ise bir deprem geçirmiştir. 989 yılının Ekim ayındaki depremde ise binanın büyük kubbesi yıkılarak, yeniden onarılmıştır. 1344 ve 1346 yıllarında meydana gelen depremlerde de kubbenin bir kısmı ile kemerin bazı bölümleri yıkılmış olup yeniden onarımı yapılmıştır.

 

Osmanlı Döneminde Ayasofya’da Fatih Sultan Mehmed tarafından başlatılan onarım çalışmaları daha sonraki Sultanlar tarafından da devam ettirilmiştir. Ayasofya’daki en önemli onarımlar Sultan Abdulmecid’in (1839–1861) emri ile 1847–1849 yılları arasında İsviçreli Fossati Kardeşler tarafından yapılmıştır. Bu çalışmalar kapsamında kubbede görülen büyük çatlaklar doldurulmuş ve kubbe kasnağı demir çember ile sarılarak emniyete alınmıştır. Onarımlar sırasında dönemin en önemli hattatlarından Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından, ana kubbenin 11,30 m. çapındaki alanına Kuran-ı Kerim’in Nur Sure’sinin 35. ayeti yazılmıştır.

Mihrap

Geleneksel cami mimarisinin başında gelen ve özel bir bölüm teşkil eden mihrap, cami, mescid ve namazgâhlarda yön olarak kıbleye bakan ve namaz esnasında imamın, cemaati arkasına alacak şekilde önünde durduğu girintili, çevresine göre yüksekçe bir bölümdür. Ayasofya Müzesi içersinde ana mekânın güneydoğusunda yer alan mihrap kısmında, dönem dönem Osmanlı Sultanları tarafından onarım ve eklemeler yapılmıştır.

 

Ayasofya’nın 19. yüzyılda yenilenen mihrabı; mermerden, içinde bir şemse ile yıldız motiflerinin yer aldığı çokgen planlı nişinin üzeri, yarım kubbeli kavsaranın örttüğü bir örnektir. Kıvrık dallı akantus yapraklı geniş bordürle sınırlanan mihrapta bolca altın yıldız kullanılmış olup üstte gösterişli bir tepeliği bulunmaktadır.

 

Mihrabın iki yanında Kanuni Sultan Süleyman Devri’nde (1520-1566) yapılan Macaristan seferinde, Budin’in fethi sırasında, Sadrazam İbrahim Paşa tarafından, Macar Kralı I. Matyas’ın saray kilisesinden getirilen şamdanlar bulunmaktadır.

Minber

Minber, camilerde cuma günleri, hatiplerin üzerine çıkarak hutbe okuduğu merdivenli yüksek kürsüdür. Ayasofya’da mihrabın sağında yer alan minber, Sultan III. Murad Döneminde yapılmıştır. Osmanlı dönemi 16. yüzyıl mermer işçiliğinin en güzel örneklerindendir.

Hünkâr Mahfili

Hünkâr Mahfili, padişahların Cuma ve Bayram namazlarını, ayrıca Kandil gecelerinde yatsı namazlarını bulundukları şehrin Selâtin Camilerinde kılmaları nedeniyle, Osmanlı mimarisinde “Hünkâr Mahfili” ya da “Mahfil-i Hümayun” olarak adlandırılan, Padişahların ibadeti için oluşturulmuş, özel mekânlardır.

 

Ayasofyada yapılmış olan ilk Hünkâr Mahfili’nin nerede olduğu ve kim tarafından yapıldığına dair kaynaklarda bir bilgiye rastlanmamaktadır. Günümüzde mihrabın solunda yer alan Hünkâr Mahfili, yapıya Sultan Abdülmecid Dönemi’nde 1847-1849 yılları arasında yapılan restorasyonlar sırasında, Fossati Kardeşler tarafından eklenmiştir.

 

Hünkâr mahfili beş sütun üzerine, altıgen planlı bir kısım ve yine sütunlar üzerine oturan koridordan oluşmaktadır Alt kısmı mermer ajurlu korkuluk levhalı, üstü ise altın yaldızlı ahşap kafeslidir. Mahfilin tavan kısmı bitkisel motifli kalem işi bezeme ile süslenmiştir.

Müezzin Mahfili

Müezzin Mahfili, müezzinin namaz ve diğer ibadetler sırasında üst kısma çıkarak dua okuduğu ve kıble ekseniyle aynı hizadaki bölümdür. Ayasofya’da, III. Murad Dönemi’nde ana mekânın doğusuna büyük Müezzin Mahfili yapılmış, mekânın çok büyük ve cemaatin kalabalık olması nedeniyle, yapı içersine 4 Müezzin Mahfili daha eklenmiştir.

 

Ana yapı ile uyum içinde olan Müezzin Mahfilleri, 16. yüzyıl Osmanlı mermer sanat işçiliğinin en güzel örneklerini yansıtmaktadır.

Omphalion

Doğu Roma Dönemi’nde, İmparatorların törenle taç giydikleri yer olan Omphalion, büyük mermer dairenin etrafında değişik renk ve boyutlardaki daireler ile bunların birleştiği kısımlarda opus sectile tarzında bezemenin yapıldığı özel bir bölümdür.

  1. Mahmud Kütüphanesi

Yapıdaki en önemli Osmanlı eklentilerinden birisi Sultan I. Mahmud tarafından 1739 yılında yaptırılan yapının güney kısmında iki payanda arasına yaptırılmış olan kütüphanedir. Bu bölüm, okuma salonu ile Hazine-i Kütüb (Kitapların saklandığı yer) ve onları birleştiren koridor ve taşlıktan oluşmakta ve ana mekândan, 6 sütunun taşıdığı altın yaldızlı tunç şebeke ile ayrılmaktadır. Tunç şebeke, çiçek ve kıvrık dallarla süslüdür. Kütüphanenin iki kanatlı kapısı üzerinde “Ya Fettah” yazılı, iki kapı kulbu bulunmaktadır.

 

“Ya Fettah”, Allah’ın 99 isminden biri olup, “kullarına hayır ve rızık kapılarını açan, zorlukları kolaylaştıran” anlamına gelmesinden dolayı, Osmanlı Döneminde kapılar üzerindeki tokmaklarda sıkça kullanıldığı görülmektedir. Okuma salonunun doğu duvarında Sultan I. Mahmud’un somaki mermere işlenmiş tuğrası yer alır.

 

Okuma odası ve Hazine-i Kütüb’ü birleştiren koridor, çiçek, gül, karanfil, lale ve servi motiflerinin görüldüğü, 16 -18. yüzyıl İznik, Kütahya ve Tekfur atölyelerine ait çiniler ile süslüdür. Kitaplık kısmındaki ahşap kitap dolapları gül ağacından yapılmıştır. Sultan I. Mahmud ve dönemin önde gelen kişilerinin de kitap bağışında bulunduğu kütüphanedeki, yaklaşık 5000 adet kitap, 1968 yılında Süleymaniye Kütüphanesi’ne devredilerek, “Ayasofya Özel Koleksiyonu” adıyla burada korunmaktadır.

 

Kütüphanenin okuma bölümünde, üzerinde kitap okunan, yazı yazılan, bazıları açılıp kapanabilen, alçak, küçük masa şeklinde sedef kakma tekniği ile süslü ahşaptan rahleler ile Kur’an-ı Kerim’lerin içinde korunduğu iki adet sedef, fildişi kaplamalı Kuran mahfazası bulunmaktadır.

Maksureler

Ayasofya, Osmanlı Döneminde sadece dinî bir yapı olarak değil, aynı zamanda bir eğitim merkezi olarak da kullanılmıştır. Namaz saatleri dışında, dönemin önemli din ve bilim adamları tarafından, burada halka dinî ve ilmî konularda bilgiler verilmiştir. Bunun için, bina içerisinde maksure olarak adlandırılan ahşap bölümler yaptırılmıştır. Ayasofya’da toplam 11 maksure bulunmaktadır.

Mermer Küpler

Yapının içersinde yan neflerde yer alan iki adet yekpare mermerden yapılmış küpler, Hellenistik Döneme (MÖ. 330- 30) ait olup, Bergama antik şehrinden getirilmiştir. Sultan III Murad Döneminde (1574- 1595) Ayasofya’ya getirilen ve ortalama 1250 litre sıvı alabilen bu küplerden, cami döneminde, kandillerde ve bayram namazlarında şerbet dağıtılmaktaydı. Diğer günlerde içerisinde su bulunan küplerin alt kısımlarında bu sebeple musluklar yer almaktadır.

Dilek Sütunu

Yapının kuzeybatı yönünde terleyen sütun ya da dilek sütunu olarak adlandırılan bronz levhalar ile kaplı, ortası oyulmuş bir sütun yer almaktadır. Bazı kaynaklarda, bu sütunun, zaman içerisinde halk arasında kutsallık kazandığı belirtilmektedir. Doğu Roma döneminde insanların iyileşmesine yardımcı olduğu konusunda rivayetler oluşmuş; efsaneye göre, yapının içersinde şiddetli bir baş ağrısıyla dolaşan İmparator Iustinianos, başını bu sütuna yaslamış ve bir müddet sonra baş ağrısının geçtiğini fark etmiştir. Bu olayın halk arasında duyulması üzerine, sütunun şifa özelliğinin olduğu söylencesi yayılmıştır. Bu nedenle insanlar, parmaklarını sütundaki bu oyuğa sokup, ıslanan parmaklarını, hastalığı hissettikleri yerin üzerine sürdüklerinde iyileşeceklerine inanmışlardır. Başka bir efsanede ise bu ıslaklığın Meryem’in gözyaşları olduğu söylenmektedir.

 

Osmanlı Dönemi’nde, Ayasofya camiye çevrildiğinde Fatih Sultan Mehmed ve mahiyeti, Hocası Akşemseddin imametinde ilk cuma namazını kılmak için secdeye varmış, ancak, yapının yönü Kâbe’ye dönük olmadığı için namaza bir türlü başlayamamışlardır. Tam o sıra da Hızır Aleyhisselam’ın geldiği ve bu sütundan güç alarak yapının yönünü Kâbe’ye çevirmeye çalıştığı fakat halktan biri tarafından görülmesi üzerine, caminin yönünü çeviremeden kaybolmak zorunda kaldığı söylenir. Günümüzde ise, insanlar sütundaki bu oyuğa soktukları başparmaklarını saat yönünde tam bir tur döndürerek dilek tutmaktadırlar.

Komutan Henricus Dandolo’nun Mezar Taşı

Deisis mozaiğinin karşısında yerde, IV. Haçlı seferini yöneten ve 1205 yılında 70 yaşında İstanbul’da vefat eden, Venedik Doju Komutan Henricus Dandolo’nın mezar taşı bulunmaktadır. Yapılan araştırmalarda mezar ile ilgili hiçbir buluntuya rastlanmamıştır.

Ayasofya’da Viking Yazısı

Güney galerinin orta kısmında, mermer korkulukların üzerinde Vikinglerden kalma bir yazı bulunmaktadır. 9. yüzyıla ait olduğu tespit edilen bu yazıda , “Halvdan buradaydı” ibaresi yazılıdır. Yazının Doğu Roma Dönemi’nde orduda paralı asker olarak çalışan bir Viking askeri tarafından yazıldığı düşünülmektedir. Savaşçı kişilikleri ile bilinen ve İstanbul’a gelen bir grup Viking, burada İmparatorluğun isteği ile çoğunu kendilerinin oluşturduğu “Varangian” adlı muhafız alayına katılmışlardır. Bu birlik yaklaşık iki yüz yıl İmparatorluğun dört bir yanında, saray adına çetin savaşlara katılarak ün yapmıştır.

İmparator Kapısı

İç narteks bölümünden ana mekâna geçişi sağlayan ve 6. yüzyıla tarihlenen kapı, Ayasofya’nın en büyük kapısıdır. 7 m. boyundaki İmparator kapısı, bronz çerçeveli olup, meşe ağacından yapılmıştır. Kanatlarının üzeri tunç levhalarla kaplı olan kapı, yalnız İmparator ve mahiyeti tarafından kullanılırdı. Doğu Roma kaynaklarında, kapının, Nuh’un Gemisi’nin tahtalarından yapılmış olabileceğinin yanı sıra, Yahudilerin kutsal levhalarının saklandığı sandığın tahtası da olabileceği bilgisi geçmektedir.

Güzel Kapı

İç narteksin güneyinde çıkışta yer alan, M.Ö. 2. yüzyıla tarihlenen bronz kapı, Ayasofya’da devşirme malzeme olarak kullanılan, en eski mimari elemandır. Kabartma şeklinde bitkisel ve geometrik desenler ile süslü olan kapı, İmparator Theophilos (829- 842) tarafından 838 tarihinde, Tarsus’taki Antik Döneme ait bir pagan tapınağından sökülüp, getirilerek, buraya konulmuştur. Doğu Roma Döneminde İmparatorlar büyük merasimlerde “Güzel Kapı” ya da “Vestibül Kapısı” olarak da adlandırılan bu kapıdan iç nartekse girerek, oradan da ana mekâna geçmekteydi. Bronz kapı kanatları üzerinde, “Tanrı ve İsa Yardım Etsin” ibaresi ile İmparator Theodisius, İmparator Michael, İmparator Theophilos, İmparatoriçe Theodora ile Michael Niktion kelimeleri ve 838 tarihini temsil eden monogramlar görülmektedir.

Mermer Kapı

Patrikhane görevlilerinin dinsel toplantılarını yaptıkları mekân olan güney galeri, mermer bir kapı ile batı galeriden ayrılmıştır. Kapı, batı galeriden bakıldığında iki ayrı kapı görüntüsü vermekte olup, yüzeyinde panolar içersinde, bitki, meyve ve balık motifleri bulunmaktadır. Mermer kapının bir tarafının cenneti, diğer tarafının da cehennemi temsil ettiği söylenir. Kapıdan içeriye girildikten sonraki mekân, patrikhane mensuplarının dinî toplantılar için kullandıkları, önemli kararları aldıkları ve aynı zamanda Ayasofya’nın İmparatorluk kilisesi olması sebebiyle, devletin din işleri ile ilgili kararlarının da alındığı bir mekân olarak kullanılmıştır. 1166 yılında İmparator Manuel Komnenos Dönemi’nde Synode Meclisi’nin de burada toplandığı bilinmektedir. Toplantı sonucunda alınan kararlar, mermer levhalara yazılarak, dış narteksin duvarına asılmıştır. Günümüzde dış nartekste bulunan bu panolar aslının kopyasıdır.

RUMELİHİSARI

 

Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı olarak da bilinir), İstanbul’un Sarıyer ilçesinde Boğaziçi’nde bulunduğu semte adını veren hisar. Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethinden önce boğazın kuzeyinden gelebilecek saldırıları engellemek için Anadolu yakasındaki Anadolu Hisarı’nın tam karşısına inşa ettirilmiştir. Burası boğazın en dar noktasıdır. Mekânda uzun yıllardır Rumeli Hisarı Konserleri düzenlenmektedir.

Sarıyer, İstanbul’da bulunan Rumeli Hisarı, 30 dönümlük bir alanı kapsamaktadır. Anadolu Hisarı’nın karşısında İstanbul Boğazı’nın 600 metrelik en dar ve akıntılı kısmında inşa edilmiş bir hisardır. 90 gün gibi kısa bir sürede tamamlanan hisarın üç büyük kulesi, dünyanın en büyük kale burçlarına sahiptir.

Rumeli Hisarı’nın adı Fatih vakfiyelerinde Kulle-i Cedide; Neşri tarihinde Yenice Hisar; Kemalpaşazade, Aşıkpaşazade ve Nişancı tarihlerinde Boğazkesen Hisarı olarak geçmektedir.

 

Yapımı

Hisarın inşaatına 15 Nisan 1452’de başlanmıştır. İş bölümü yapılarak her bölümün inşaası bir paşanın denetimine verilmiş, deniz tarafına düşen bölümün inşaasını da Fatih Sultan Mehmet bizzat kendisi üstlenmiştir. Denizden bakıldığında sağ taraftaki kulenin yapımına Saruca Paşa, sol taraftakinin yapımına Zağanos Paşa, kıyıdaki kulenin yapımına da Halil Paşa nezaret etmiştir. Buralardaki kuleler de bu paşaların adlarını taşımaktadırlar. Hisarın inşası 31 Ağustos 1452’de tamamlanmıştır.

Hisarın yapımında kullanılan keresteler İznik ve Karadeniz Ereğlisi’nden, taşlar ve kireç Anadolu’nun değişik yerlerinden ve spoliler (devşirme parça taş) çevredeki harap Bizans yapılarından temin edilmiştir. Mimar E. H. Ayverdi’ye göre hisarın yapımında yaklaşık olarak 300 usta, 700-800 işçi, 200 arabacı, kayıkçı, nakliyeci ve diğer tayfa çalışmıştır. 60,000 metrekare alanı kapsayan eserin kargir hacmi yaklaşık 57,700 metreküptür.

Rumeli Hisarı’nın Saruca Paşa, Halil Paşa ve Zağanos Paşa adlarında üç büyük ve Küçük Zağanos Paşa ile 13 adet irili ufaklı burcu bulunmaktadır. Zemin katları ile birlikte Saruca Paşa ve Halil Paşa kuleleri 9 katlı, Zağanos Paşa Kulesi ise 8 katlıdır. Saruca Paşa Kulesi’nin çapı 23,30 metre, duvar kalınlığı 7 metre, yüksekliği ise 28 metredir. Zağanos Paşa Kulesi’nin çapı 26,70 metre, duvar kalınlığı 5,70 metre, yüksekliği ise 21 metredir. Halil Paşa Kulesi’nin çapı 23,30 metre, duvar kalınlığı 6,5 metre ve yüksekliği de 22 metredir.

Rumeli Hisarı, 1509 Büyük İstanbul Depreminde büyük zarar görmüş ancak hemen onarılmıştır. 1746 yılında çıkan yangında ahşap kısmı harap olmuştur. Hisar tekrar III. Selim (1789-1807) döneminde onarılmıştır. Hisarın kulelerini örten ahşap külahlar yıkılınca, kale içi küçük ahşap evlerle dolmuştur. 1953 yılında cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın talimatı ile üç Türk kadın mimar Cahide Tamer Aksel, Selma Emler ve Mualla Eyüboğlu Anhegger hisarın onarımı için gerekli çalışmaları başlatmış, kale içindeki ahşap evler kamulaştırılarak yıkılmış ve restorasyon gerçekleştirilmiştir.

 

Bugünkü Durumu

 

Rumeli Hisarı müze ve açık hava tiyatrosu olarak kullanılmaktaydı. Hisarda açık teşhir yapılmakta, sergi salonu bulunmamaktadır. Toplar, gülleler ve Haliç’i kapattığı söylenen zincirin bir parçasından oluşan eserler, bahçede sergilenmektedir.

Rumeli Hisarı ayrıca İstanbul’un Sarıyer ilçesine bağlı bir semttir. Her yılın yaz döneminde konserlerin başladığı mekân olarak da bilinir. Ayrıca çok sayıda balık restoranı mevcuttur .Rumeli Hisarı’nda . Danıştay; İstanbul İdare Mahkemesi’nin; Rumeli Hisarı’ndaki tarihi Boğazkesen Mescidi yerinde bulunan platform ve tiyatro alanında yapılacak faaliyetler (konser ve tiyatro oyunu) sonucu ortaya çıkacak etkilerin sarnıca zarar verebileceğini, bu durumun da tarihi ve kültürel olarak arz eden yapı açısından olumsuzluklar doğuracağına yönelik kararını onaylayarak Rumeli Hisarı’nda konser yapılmasını hukuken yasakladı.

 

GAZİ MİHAL CAMİ

 

Gazi Mihal Cami, Osmanlı İmparatorluğu’nun eski başkenti Edirne’nin sayısız tarihi binalarından sadece bir tanesidir. Cami, yazıtta da belirtildiği üzere, 1422 yılında Gazi Mihal tarafından yaptırılmıştır.

Başlangıçta cami, bodrum katında bir çorba mutfağı ve banyolar bulunan daha büyük bir bina kompleksinin parçasıydı. Mutfağımız günümüze kadar korunamamış ve hamam kalıntıları caminin mahallesinde görülüyor. Komşu mezarlıkta, cami kompleksinin kurucusunun mezarı var – Gazi Mihal Bey, oğlu veya ünlü savaşçı Köse Mihal’in torunu. Bazı kaynaklara göre, burası Köse Mihal’in mezarı. Ancak, Osmanlı’nın Adrianople fethinden çok yaşlı yaşayana kadar yaşaması gerektiği için imkânsızdır. Bu nedenle, caminin kompleksini inşa eden torununun mezarı olduğunu varsaymalıyız.

Mehmed Bey, 14. yüzyılın ikinci yarısında ünlü Mihaloğlu ailesinde dünyaya geldi. 1402-1413 Osmanlı Hükümdarlığı döneminde, Sultan II. Bayezid’in Orta Asya savaş ağası Timur’un Ankara Muharebesi’ndeki yenilgisinden sonra Türk tarihinin fırtınalı döneminde yaptığı askeri başarılardan en iyi bilineni. Bayezid’in başarısızlığı ve ardından Timur’un tutsağı olarak ölüm, oğulları Mehmed, İsa, Musa, Süleyman ve Mustafa’nın arasında çelişen genç Osmanlı İmparatorluğu’nu terk etti ve bunların hepsi Çelebi adını taşıyordu.

Mihaloğlu Mehmed Bey önce Musa’nın Osmanlı tahtına olan iddiasını destekledi. Edirne’yi Süleyman’dan yakalamasına yardım etti ve ödül olarak Rumeli’nin Beylerbey pozisyonunu aldı. Görünüşe göre, Küçük Asya’nın topraklarını kontrol eden başka bir kardeş Mehmed’e saptırdığı için Musa’ya daha fazla destek sağlaması minnettar değildi. Bu şaşırtıcı hareketin sebepleri bilinmiyor ancak Edirne’den aniden en iyi askerleriyle ayrıldı ve Konstantinopolis’ten Anadolu’ya demirlendi.

 

İç savaş bittikten sonra, Mihaloğlu Mehmed Bey, öncü kuvvetlere komuta ederek savaşa Mehmet Çelebi’ye yardım etti. Musa nihayet yenildi ve kaçmaya çalıştı ancak Mihaloğlu ve arkadaşları tarafından esir alındı ​​ve derhal infaz edildi. Şaşırtıcı bir diğer döneme denk gelen Mihaloğlu Mehmed Bey, Sultan I. Mehmed olan zaferli Osmanlı prensi tarafından ödüllendirilmedi. Bunun yerine Tokat’ta potansiyel bir bela çalan ve Musa’nın ünlü haini olarak hapsedildi.

Sultan Mehmed 1421’de öldüğünde, oğlu ve halefi II. Murad, hayatta kalan bir amcası Mustafa Çelebi’nin isyanı ile yüzleşti. Mustafa, daha sonra Varna Haçlı Seferine karşı yürütülen kampanyada önemli bir rol oynayacak Turahan Bey de dahil olmak üzere Rumelia’dan bir grup destekçiyi topladı. Sultan II. Murad, Rumeli beysbolları dengelemek zorunda kaldı ve Mihaloğlu Mehmed Bey’i cezaevinden çıkardı. Mustafa ve Murad orduları sonunda Bursa yakınlarındaki Ulubad’da bir araya geldi. Mustafa’nın kampına düzenlenen gece saldırısı sırasında Osmanlı tahtına gelen yarışmacı Çanakkale üzerinden geçti. Wallachia’ya gitmek istiyordu, ancak tanınmış, tutuklanmış ve idam edildiğinde Edirne’ye kadar varmıştı.

Sultanın pozisyonu güvence altına alındığında ya da o sırada düşündüğü zaman, Murad Bizans İmparatorluğuna ya da buradan geriye dönmeye karar verdi. Şehrin kuşatılması 10 haziran 1422’de başladı. Osmanlı güçleri sultan ve Mihaloğlu Mehmed Bey tarafından ortak komuta altına alındı. Mihaloğlu’nun komutasındaki öncü rezidans banliyölerini yıktı ve daha sonra kuşatmaya başlamıştı 20 Haziran’da Murad geldi.

Şehri savunmak için Bizanslılar, Karaman ve Germiyan’ın Anadolu beysilerince desteklenen Küçük Mustafa – Murad’ın küçük kardeşi isyanına sponsorluk yaptı. Küçük Mustafa, Bursa’yı kuşatıldığında, Murad, Konstantinopolis kuşatmasını kaldırmak zorunda kaldı. Mihaloğlu, Küçük Mustafa’ya karşı orduyu yönetti ve 1423’te İznik’te savaş sırasında öldürüldü. Adını taşıyan cami, Edirne’deki Mihaloğlu Mehmed Bey’in en önemli anıttı.

Tunca Nehri üzerinde, nehrin doğusunda yer alan Edirne’nin merkezine camiyi bağlayan tarihi Gazi Mihal Köprüsü de var . Nehre çok yakın duran Gazim Mihal Camii, 1953’te Tunca’nın sel tarafından ciddi şekilde hasar gördü. Sonuç olarak 1998’de restorasyona kadar 45 yıl ibadet edildi.

Kesme taş ve tuğlalardan cami dikildi. Dış duvarlarında görünür süslemeler olmamasına karşın, açık gri tonlu taşların ve kırmızı tuğlaların değişen katmanları hoş bir dekoratif etki yaratmaktadır. Girişin üzerindeki kubbenin içinde mavi ve sarı renkte süslemeler var. Ahşap kapılar mermer bir çerçeveye yerleştirilmiş olup sivri kemerle örülmüştür. Kapıların üzerine Arapça yazılmış bir yazıt var.

Mimari olarak, bina, eksensel-eyvan camii türünün bir illüstrasyonudur. Bir eyvan İslam mimarisinin karakteristik bir unsurudur. Üç duvarı olan ve avlunun bir yanında açık olan dikdörtgen bir odadır. Bir eyvan genellikle kutsal binanın anıtsal bir girişi olarak hizmet eder.

 

Gazi Mihal Camii’nin ön cephesinde beş körflü bir verandadır. Merkezi ve yüksek koyu büyük bir oval kubbe ile kaplıdır ve diğer koylar düz üstü çapraz tonozlara sahiptir. Ana namaz küresi kare planlıdır. Askılıklar üzerinde desteklenen daha büyük bir yarı dairesel kubbe ile kaplıdır.

Derviş yatak odası olarak kullanılan iki yan oda, daha küçük oluklu kubbeler ile kaplıdır. Başlangıçta, bu odalara merkez salonundan erişilebilir, ancak şimdi sadece dışardan erişmek mümkün. Caminin doğu tarafında bir balkonu olan tek bir minaresi vardır.

Camide ahşap abdest çeşmesi ile süslü geniş bir dış avlu var. Tüm kompleks bir taş duvarla çevrilidir ve camiye giriş kapısı geçer. Cami şu anki zemin seviyesinin altında bulunmaktadır, bu yüzden geçit almak için merdivenden inmek gereklidir.

Binanın arkasında büyüleyici bir mezarlık var. Yüzyılın başlarından 20. yüzyıla kadar uzanan ve Edirne’de eşsiz olan 400’e yakın mezar taşı bulunmaktadır. Janisarry mezar taşlarının börk başlıklarıyla zengin bir koleksiyonu da var . Börk, çok yüksek bir Osmanlı dönemi askeri şapkasıydı, kaşıklık olarak adlandırılan bir kaşık için önünde tutma yeri vardı . “Yeni kaşığın kardeşliğini” sembolize etti – birlikte yemek yedi, uyudu, savaştı ve birlikte öldü, Yeniçeriler arasında bir yoldaşlık duygusu.

Gazi Mihal Camii mezarlığındaki mezar taşları iki ana kategoriye ayrılabilir: kadın ve erkek. Kadın mezar taşları çiçek motifleriyle süslüdür: güller, hayat ağaçları, meyve ve üzüm. Erkek mezar taşları, gömülen kişinin işini simgeleyen sembollerle süslenmiştir ve bu nedenle Osmanlı imparatorluğu’ndaki meslekler hakkında yaklaşık 400 yıl boyunca ayrıntılı bilgi sağlarlar.

Gazi Mihal Hamamı ( Eski Gazze Mihal Hamamı ), Eski Eski Harap Hamamı ( Eski Harap Hamamı ) olarak da bilinir . Tunca Nehri’nin karşı kıyısında, Şahmelek Camii’nin yanında yer almaktadır . Kentteki en eski Türk hamamıdır, ancak ne yazık ki terk edilmiş durumda ve artık yıkılmıştır. Yapım tarihi veren bir yazı var – 1406. Kurucu, Cami’nin ve köprünün inşasını emreden asil olan Gazi Mihal’di.

RÜSTEM PAŞA KERVANSARAYI

Rüstem Paşa Kervansarayı, Anadolu Küçük ve Avrupa arasındaki karayolu üzerinde Edirne’nin tarihi merkezinde yer almaktadır. Edirne, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentinin statüsünü kaybettikten sonra İmparatorluğun Avrupa vilayetlerinin kritik askeri ve ticaret merkezi olmayı sürdürdü. 1560’lı yıllarda Grand Vezir Rüstem Paşa, seçkin mimar Mimar Sinan’ı gezginler ve tüccarlar için Edirne’de bir kervansaray inşa etmesi için görevlendirdi. Modern standartlara uyum sağlaması ziyaretçilerin ve mimarların sorgulamasına rağmen, bugün bile, kervansaray yine de otel olarak hizmet ediyor.

Binaya daha yakından bakmadan önce sponsoru Rüstem Pasha’yı tanıtalım. Çağdaş Hırvatistan’da doğan Çağdaş, devşirme uygulamasında küçük bir çocuk olarak İstanbul’a götürüldü. Diğer Hıristiyan doğumlu erkek çocuklar gibi İslam’a döndü ve saray okulunda eğitildi. Sultanların saflarına yükseldi ve padişah atlarına binerken padişahın ahırlarının ve şalvar süpervizörünün pozisyonuna yükseldi. Bu mesajlar seyahatleri sırasında Sultan’a eşlik etmesini gerekli kılmıştır, bu nedenle Kanuni Sultan Süleyman, Rüstem’i, oğullarının öğretmenliğini atamadan çok önce biliyordu.

Osmanlı İmparatorluğu boyunca birçok kamu binasına cömertçe sponsor olmakla birlikte, Rüstem Paşa tatsız hatta nefret dolu bir karakter olarak anılıyor. Çağdaşları onu Kehle-i-ikbâl olarak adlandırdı.(Şanslı Louse) çünkü Mihrimah, Kanuni Sultan’ın en sevdiği kızı Sultan Süleyman ile evlenmeden bir gün önce bit ile enfekte olmuştu. Daha önceki şüpheler leper olduğunu belirttiği için şanslıydı. Bu söylentiler, Rüstem Paşa’nın prenslerle evlenmesini önlemek isteyen düşmanları tarafından yayıldı. Mahkeme doktorları onu muayene ettiğinde ve bit bulması üzerine, onu cüzzam suçlamasından temizlediler. Bu günlerin tıbbî bilgisine göre, bitler cüzzamlılardan uzak durdular. Böylece 26 Kasım 1539’da on yedi yaşında Mihrimah, daha sonra Diyarbakır Valisi olan Rüstem ile evlendi. Bu andan itibaren o Damat Rüstem Paşa, sıfat olarak biliniyordu damatOsmanlı hanedanına “damadı” demektir. Kısa süre sonra, onun yeni kayınbabaşı padişah tarafından ikinci Vezir pozisyonuna terfi etti. Beş yıl sonra, Grand Vezir oldu, iki kez tutacağı pozisyon.

Bu hikaye sizi Rüstem Paşa için ne kadar mutsuz yapmazsa, kariyerinin daha fazlası var. Annesi ile kaynaşan kocalarından biriydi. Rüstem, Hürrem Sultan olarak da bilinen rezil Roxelana’ya bile fazla dostça davranıyordu. En sevdiği, daha sonra Kanuni Sultan Süleyman’ın yasal karısıydı ve altı çocuğu vardı. Ne yazık ki Roxelana için Süleyman’ın daha büyük bir oğlu Mustafa vardı ve Mahidevran adlı başka bir eş vardı. Bu gerçek, oğullarından birini Osmanlı tahtında görmek isteyen Roxelana ile iyi oturmadı. Hürrem’in veya Mihrimah’ın komploya doğrudan katılmasına dair bir delil bulunmamasına rağmen, Hürrem’in oğlu Mihrimah’ın kardeşi Bayezid’in tahtını temin etmek için Mustafa’yı ortadan kaldırmak için Rüstem ile işbirliği yaptıkları çok düşünülüyor.

Bu olay, 1553 baharında Sultan Süleyman’ın Safevi hanedanı tarafından yönetilen o zamanlar İran’a karşı bir askeri kampanya başlatması sonrasında ortaya çıktı. Rüstem Paşa İç Anadolu’da hala görev yaparken, Mustafa’nın babasını öldürmesi için Yeniçeriler ve Safeviler ile birlikte planladığını ikna etmeyi başardı. Aynı zamanda Rüstem, Mustafa’nın babasının ordusuna katılmasını önerdi. Mustafa kuvvetlerini babalarının katılmak için bir araya getirdi. Süleyman bunu komplo teyidi olarak görmüş ve oğlunun infazı emrini vermiştir. Mustafa, babasının çadırına onunla buluşmak için girdiğinde, Süleyman’ın muhafızları Mustafa’ya saldırdı ve bir yay dizesi kullanarak öldürdü. Bu icra, Yeniçeriler arasında büyük bir hoşnutsuzluğa yol açtı; bu nedenle Rüstem arsaya katılıp Grand Vezir’in görevini kaybetti. İki yıl sonra tekrar ele geçirdi ve daha sonra 1561’de ölümüne kadar tuttu. Şaşırtıcı bir şekilde bu kadar tartışmalı bir figür için uzun bir hastalıktan sonra doğal nedenlerden öldü. Sehzade Camii’ne gömüldü, çünkü rüya projesi olan Rüstem Paşa Camii henüz inşa edilmedi. Sanatın himayesi altında gelişen karısı Mihrimah, Rüstem Paşa Camii’nin yapımını Rüstem Paşa’nın anısına tamamladı.

Büyük Vezir olarak Rüstem Paşa inanılmaz derecede zengin oldu. Ölümü sırasında kendi mülkiyetinde 815 arsa, 476 değirmen, 1700 köle, 2.900 savaş atı, 1.106 deve ve 800 Kur’an vardı. Ülkelerinde köprüler, yollar, çarşılar, tahıl ambarları, banyolar, hastaneler, kervansaraylar, konvektörler, okullar ve diğer çeşitli kamu kurumlarının inşası emrini verdi. Bu anıtsal mimari projelerin birçoğu, Mimar Sinan tarafından, Osmanlı İmparatorluğunun en tanınmış mimarı olarak kariyerinin zirvesine ulaşmadan önce idam edildi. Bu komisyonlardan bir tanesi, 1554 yılı civarında Rüstem Paşa Kervansarayı olarak bilinen Edirne’de bir kervansarayın inşasıydı.

Sinan, binanın ortada mermer havza bulunan büyük bir dikdörtgen avluya sahip olduğu bir tasarım yarattı. Düzensiz şeklin ikinci küçük avlusu daha sonra eklendi ve mimarının adı bilinmiyor. Bu daha küçük avlu başlangıçta deve ahırları ve çorba mutfağı olarak kullanılıyordu. Binanın ön cephesinde bir dizi dükkana sahip bir çarşı vardı. 100’den fazla oda ziyaretçileri bekliyordu.

Kervansaray’ın duvarları, kesme taş ve tuğlaları dönüşümlü olarak düzenlenmiştir. Binanın alt katı dairesel kemerlerle desteklenmekte ve tonozlarla kaplıdır; üst seviye ise sivri kemerlerle ve kubbeyle desteklenmektedir. Büyük avluda bulunan küçük bir cami, 1877-1878 Osmanlı – Rus savaşı sırasında tahrip edildi. Bu savaş sırasında başlayan tahribat, 1912-13 yıllarında Edirne’nin Bulgar işgali nedeniyle ağırlaştırıldı. Sonuç olarak, birçok duvar, tonoz ve kubbeler çöktü.

Rüstem Paşa Kervansarayı’nın restorasyon projesi, Dini Vakıflar Bölümü tarafından başlatılmış ve desteklenmiştir. İş 1960 yılında başladı ve 1964’te otele dönüştürüldü. Sonuç olarak, alt kattaki revakların arkasında beşik tonoz bulunan 35 oda ve üst kattaki kubbeli galerinin arkasında 38 oda bulunmaktadır. Alt taraftaki odalar caddenin karşısındaki dükkanlara, üst odalar bu dükkanlara yayılmış durumda.

1980’de restore edilmiş kervansaray’a Mimarlık için Ağa Han Ödülü (AKA) verildi. Misyon sunumunun ifade ettiği gibi, “çağdaş tasarım, sosyal konut, toplum gelişimi ve iyileştirilmesi, restorasyon, yeniden kullanım ve iyileştirme alanlarında İslam toplumlarının ihtiyaç ve isteklerine başarıyla cevap veren mimari kavramları tanımlamak ve ödüllendirmek isteyen mimari bir ödül. çevre korunumu, çevre düzenlemesi ve peyzaj tasarımı gibi. ”

Rüstem Paşa Kervansarayı’nın davasında AKA jüri önemli bir anıtın restorasyonunu övüyordu, aynı zamanda tekrar kullanılmasının başarısızlığını da eleştirdi. Yenileme, yüksek bir anlayış ve performans standardı oluştursa da otel dönüşümünün pratik olmadığını kanıtladı: “Uygulamada, restorasyonun esas ilkelerine ve tekniklerine göre, binayı modern bir otele dönüştürme kararı alındı. gerçekçi olmadığını kanıtlamıştır.Bu tip otel, gelişmiş hizmetleri ile geleneksel bir binanın sahip olmadığı mekânsal ve teknik esnekliği gerektirir.Bu eksikliklere rağmen, tarihi bir anıtın iyileştirilmesi girişimi övgüye değerdir ve eğer varsa bir önemli yöne işaret eder. mimari korumada olumlu bir politika “olduğunu söyledi.

Dönüşümden kaynaklanan sayısız sorun arasında tarihi anıta turiste erişimi sınırlandırmak da belirtildi. Dahası, otel ekonomik olmayan ve pratik olmayan bir fikir olarak eleştirildi. Örneğin, Edirne’nin soğuk kışları var ve odaların merkezi avluya açılması onları ısıtmayı zorlaştırıyor. Windows odalara yeterli ışık sağlamak için çok küçüktür ve bazı köşe odalarında hiç pencere yoktur. Kervansaray Otel konuklarının bıraktığı yorumlardan yola çıkarak, AKB jürisinin görüşleri tamamen haklı çıktı. Birçok ziyaretçi küçük, temel ve kirli odalardan şikayet etti. Sonunda, 2017’de otel restorasyon için kapatıldı ve geleceği belirsizliğini koruyor.

EDİRNE’DE ZİYARET EDİLECEK YERLER

Edirne Sarayı Sultan I. Murad tarafından yaptırılan ilk saraydan sonra Edirne Sarayı’nın inşaatı 1450’de Tunca’nın batısındaki Sultan Murad döneminde başlamıştır. 1451’de Sultan II. Murad’ın ölümünden sonra oğlu Fatih Sultan Mehmed sarayın yapımını tamamladı. Cihannüma Kasrı, Kum Kasrı Hamamı, Babusseade, Matbahi Amire ve Adalet Kasrı kalıntıları arasında yer almaktadır.

Selimiye Camii II. Selim, camiyi 1569-1575 yılları arasında inşa etmiştir. Cami, taş duvar, fayans ve keski zanaatkarlığı ile eşsiz bir yaratmadır.

Edirne’de bulunan çeşitli camilerin bazıları Üç Şerefeli Cami, Eski Cami, Muradiye Camii, Beyazıt II Külliyesi ve Beylerbeyi Camii’dir.

 

CAMİLER VE KİLİSELER

Mimar Sinan’ın ustalık dönemi Selimiye Camii’nin yaratılması, Edirne’nin en önemli eseridir ve Osmanlı Mimarisinin en güzel örneklerinden biridir.

Şehrin diğer önemli camileri ve kiliseleri, Üç Şerefeli Cami, Muradiye Camii, 2. Bayezid Cami ve Külliye, Eski Cami, Yıldırım Bayezid Camii, Fatih Cami (Enez Aya Sofya) , Sokullu Külliyesi (Kasım Paşa Külliyesi), Sweti George Kilisesi ve Yahudi Havrası (Yahudi sinagogu).

 

Edirne Camileri ve Kiliseleri

Selimiye Camii (Merkez): 80 yaşındayken Mimar Sinan tarafından yaratılan ve “Master parça” olarak anılacak anıtsal yapı, Osmanlı Türk sanatının ve Dünya Mimarlık Tarihi’nin ana parçalarından biridir.

Edirne ve Osmanlı İmparatorluğunun sembolü olan cami şehir merkezindedir. Dört minaresi ile uzak diyarlardan dikkat çeken yapı, aynı zamanda Mimar Sinan’ın şantiye seçimi ile birlikte bir şehir planlama uzmanı olduğunu gösteriyor.

Kesme taş inşaa camii, 2475 m2’lik bir alanı kaplamaktadır. Mimarlık tarihinde en geniş alan üzerine kurulmuş yapı olarak adlandırılan Selimiye Camii, 43,28 m yüksekliğindeki kubbe ile 31.30 m. çap. Ayasofya’nın kubbesinden daha büyük olan kubbe, altı metre genişliğinde kemerlerle birbirine bağlanan sekiz büyük mevkide oturuyor.

Cami, mimari özelliklerin eşsizliği yanında kaya, mermer, kiremit, ahşap, sedef gibi süsleme özellikleriyle çok önemlidir. Niş ve balkon, mermer emeğinin ana sanat eserleridir. Yapının kiremit süslemeleri Osmanlı ve Dünya sanatında önemli bir yere sahiptir. XVI. Yüzyılın kiremit imalatının en güzel örnekleri olan bu fayans, sıraltı tekniği ile yapılmış ve İznik’te yapılmıştır.

3,80 m çapında ve 70,89 m yüksekliğindeki Selimiye camisi ile dört zarif zarf minaresi bulunmaktadır. Kamu kapısının iki yanında yer alan minarelerin her biri üç yol yolu var ve her balkon ayrı merdivenle tırmanılabilir. Diğer iki minarenin bir pasajı var.

Yapının dış avlusunda Darülşivan, Darülkur’a ve Darülhadis yapılar bulunmaktadır ve bunlar külliye olarak inşa edilmiştir.

Üç Şerefeli Camisi (Merkez): II. Murat tarafından 1443-1447 yılları arasında yaptırılmıştır. Cami, Osmanlı sanatının erken ve klasik dönemlerinden biridir. Burada, ilk uygulanan planla karşı karşıya kalabilirsiniz. 24 metre çapında büyük kubbeli merkezi, iki etap ve dört etaptan oluşan altı desteğe dayanıyor. Daha küçük iki kubbe ve iki tarafında kapalı kare bölmeler var. Yapı, bir inovasyon olarak, enine dikdörtgen plana sahiptir. Bu plan Mimar Sinan tarafından İstanbul camilerine daha gelişmiş biçimde uygulanır. Osmanlı mimarisinde bu camiye öncelikle revaklı avlu uygulanmaktadır. Minareler, avlunun dört ucuna yerleştirilir. Üç şerefeli camisi bu özelliklere sahip camilere giden anıtsal bir yapıdadır.

Camiyi adlandıran üç balkonlu anıtsal minare 67,62 m yüksekliğindedir. Ayrı pasajlar balkonlara tırmanmak için kullanılır. Caminin süslemeleri de ilginçtir. Revak kubbelerinde benzersiz keski süsü, Osmanlı camilerindeki en eski örneklerden.

Muradiye Camisi (Merkez): II. Murat tarafından Muradiye’de bir Sarayiçi kum tepesinde inşa edilmiştir. Yazıtında tarihlendirme yok. Kenar boşluklu camilerin (zaviye) en güzel örneğidir.

Dış görünüşün sadeliğine rağmen cami, iç süslemeye göre XIV. Yüzyıl Osmanlı sanatının en dikkat çekici yapılarından biridir. Niş ve çinileri kaplayan duvarlar, Türk fayans sanatının en güzel örnekleri.

  1. Bayezit Camii ve Külliyesi (Merkez): Tunca Nehri kıyılarında ve şehir merkezine iki kilometre uzaklıktaki Külliye, Edirne’nin en önemli yapılarından biridir. Camii, medikal ilahiyat okulu, imaret, darüşşifa, hamam, mutfak, hükümler deposu ve diğer bölümlerle büyük bir sırt üzerindedir. Bayezit II tarafından 1484 – 1488 yılları arasında inşa edilen külliye mimarı Hayreddin’dir. Çok etkileyici bir görünümü olan Külliye, yaklaşık yüz küçük ve büyük kubbe ile kaplıdır.

Yapılardan en ilgi çekici olanı, iki minare ve 20.55 m çaplı anıtsal camidir. Mekanın her iki yanında ana kubbe ile dokuz kubbeli Tabhanes (yayınevleri) vardır. Bu bölünmeler doğrudan dışarıya açılıyor. Kubbe pasajında pandatifler bulunur. Mermer niş ve minber basit görünüme sahiptir. Edirne’de porfir mermerden yapılmış çok zarif egemen galerilere sahip ilk örnek. Geç dönem barok süslemeler, caminin basit güzelliğini bozuyor.

Eski Cami (Merkez): Edirne’de Osmanlılardan kalma en eski anıtsal yapıdır. Yapımı 1403’te Emir Süleyman tarafından başlatılmış ve 1414’de Çelebi Sultan Mehmet döneminde bitirilmiştir. Mimarı, Konyalı Hacı Alaaddin Ömer İbn İbrahim’in öğrencilerinden biridir.

Yıldırım Bayezid Camisi (Merkez): XIV. Yüzyıldan kalma ve şehir merkezinden üç kilometre uzakta bulunan Edirne’nin en eski camisidir. Hem planı hem de sütun başlıkları, yapının haç yerine planlanmış Bizans kilisesi olduğunu gösteriyor. Yıldırım Bayazıd (1400) adına camiye dönüştürülürken, taban dışında yeniden inşa edilmiştir. Ancak, Mekke’nin yönü yapının eksenine uymuyorsa, niş, haçlı kollarının kenarlarından birine konmuş ve eğik bir görünüm kazanmıştı. Caminin mevcut görünümü, dört kemer, bir kubbe ve bir minareden oluşmaktadır.

Fatih Camii (Enez Aya Sofia, Enez): Bizans döneminde kalan yapı çok büyüktür. Kenar duvarlı, haçlı planlanan kiliseler grubundan.

Yapı, Osmanlı döneminde güney şubesine niş ve balkon yerleştirilerek camiye dönüştürülmüştür. Geç Bizans dönemi özelliklerini harici yüzey fayans süslemeleri ile birlikte gösteren Orta Bizans dönemini, boyuna ilerleyen haç planıyla ilişkilendirmek ilginçtir. Cami halen yıkık durumda.

Sokullu Külliye (Kasım Paşa Külliyesi, Havsa): Havsa ilinde Edirne yolundadır. 1576 – 1577 yıllarında Sokullu Mehmet Paşa’nın oğlu Kasım Paşa adına Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Külliye; iki kervansaray, cami, ilahiyat okulu, imaret, çift hamam, derviş manastır, köprü ve loncalar’dan oluşuyordu. Günümüzde sadece cami, hamam, camide avlu ve fırın – nişli, dua kubbeli, bağlayıcı cami ve kervansaray loncalar ve külliye’ye eklenen çeşmeden beklenmeyen bir duvar görülebiliyor.

Sweti George Kilisesi (Merkez): 1880 yılında Edirne’nin Kıyık ilçesinde yaptırılmıştır. 1889’da dekore edilmiş kilisedeki yazılar Slav Bulgar Dili ile yazılmıştır. Daha önce aynı yerde olan eski kiliseden kalan bazı resimler var.

Bugün yapı hala iyi durumda tutulmuştur.

Yahudi Sinagogu (Merkez): Edirne’nin Kaleiçi ilçesinde olup 1902-1903 yılları arasında inşa edilmiştir. Bugün ibadet için bulunmamaktadır.

 

KÖPRÜLER

Edirne’nin başlıca yapı tiplerinden biri köprüdür. Sinan döneminde inşa edilen Edirne’nin içinde ve dışındaki köprülerin güzelliğini hiçbir başka sermaye veya şehir elde etmemişti.

Kentte inşa edilen en eski köprü Bizans İmparatoru Michael Palaiologos dönemindendir (1261-1282). Köprü daha sonra Gazi Mihal Bey tarafından yeniden inşa edildiğinde adını 1420’de çağırdı. Kemankeş Kara Mustafa Paşa 1640 yılında keskin kemerli Tarihi Köşk’ü bu yirmi yedi kesitli köprüye eklemişti. 1451’de yapılan Şahabettin Paşa (Saraçhane) Köprüsü, on iki kemer ve on bir sütun taşır.

Edirne’nin önemli köprüleri Fatih Sultan Mehmet döneminde 1452’de yapılan Fatih Köprüsüdür; Mimar Hayrettin tarafından 1488’de yaptırılan Bayezid Köprüsü; 1560 yılında Mimar Sinan’ın eserlerinden olan Saray (Kanuni) Köprüsü; 1608-1615 yılları arasında Sedefkar Mehmed Ağa tarafından yaptırılan Ekmekçizade Ahmed Paşa Köprüsü; 1842 – 1847 yılları arasında Meriç ve Arda nehirlerinin kavşağında inşa edilen Meriç Köprüsü (Yeni Köprü).

 

KERVANSARAYLAR

Caddenin bir dükkânına sahip olan ve klasik Osmanlı mimarisinin en ilginç örneklerinden olan Rüstem Paşa Kervansarayı, Mimar Sinan tarafından Kanuni Sultan Süleyman Rüstem Paşa’nın ünlü sadrazamı adına yaptırılmıştır.

Ekmekçioğlu Ahmed Paşa Kervansarayı, 1609 yılında Sultan I. Ahmed’in emriyle Defterdar (Mali İşler Şefi) Ekmekçioğlu Ahmet Paşa tarafından inşa edildi.

 

EDİRNE KONUTLARI

Evler, taş duvarlar ve sıvalar ile süslenmiş ahşap çerçeveyle yapılmıştır. Bu evler, üst kavislere çift eğri elemanlarla bağlı olan çatı ve ana giriş hücresinin derin kısmında yer alan merkezi giriş ile harika bir simetriye sahipti.

Balkan Yarımadasında bulunan evler arasında “hayat” (hayat) adlı bölümler vardı. Bu bölüm ya en küçücük ya da görkemli evde bulundu. Bu bölüm, tüm oda kapılarının açıldığı ve evin bahçesine yönlendirildiği ve 1,5-2 metre sütunlarda olduğu alan olmuştur. Bu bölümün sonuna doğru, bir adım daha yükselen ayrı bir parça ahşap divanlarla kaplanmıştır.

Harem ve selamlıklar’ın büyük kapılarından girilen bahçelerin uygun bir bölümünde bulunan mermer bir çeşme vardı (Bayanlar ve bayanlar için selamlama salonları). Bazı evlerde bahçelerin orta bölgelerinde üzüm bağlarının bulunduğu pergolalarla kaplı küçük göletler vardı. Avlu aracılığıyla erişilen Harem ve selamlık arasında erkekler ve kadınlar için tezahürat salonları arasında küçük bir kapı vardı.

 

Çarşılar

Gelişen ekonominin ve ticaret yoğunluğunun geçiş yollarındaki ihtiyaçlarını karşılamak ve gelişme dönemindeki cami ve hayır kurumlarına gelir sağlamak için çok sayıda han, bedesten ve çarşı yapılmaktadır.

1417 – 1418 yılları arasında Mimar Alaeddin tarafından Çelebi Sultan Mehmet’in emri ile Eski Cami için hayır kurumu olarak bir bedesten inşa edildi.

Mimar Sinan tarafından 1569’da Hersekli Semiz Ali Paşa tarafından yaptırılan Ali Paşa Pazarı, yüz otuz dükkandan oluşuyordu. Çarşı üç yüz metre uzunluğunda ve altı kapılıydı. 73 kemerli, 255 metre uzunluğunda ve 124 dükkan barındıran arasta (bazı esnaflar için pazardaki bölüm), Selimiye Camii için hayır kurumları olarak Murad III (1574 – 1595) emriyle Davut Ağa tarafından inşa edildi.

Enez Antik Kenti Enez (Ainos), tarihi zamanlarda önemli bir liman olmasına rağmen kent, kıyı şeridinden 3,5 km içeride. Tarih boyunca defalarca restore edilen Enez Kalesi görülmeye değer. Ayrıca M.Ö. 6. yüzyıla kadar uzanan bir kilise, taşlardan oyulmuş bazı mezarlar ve berrak suları olan bir plaj bulunmaktadır.

Dolmens (Menhir, Taş Mezarları) Lalapaşa bölgesinde M.Ö. 2000 yılının sonlarına doğru M.Ö. 1000 yıllarına tarihlenen ‘Dolmens’ (Menhir, taş mezarlar) bulunmaktadır. Devam eden kazılar sırasında bazı kalıntılar ve aletler bulunmuştur bu mezarların içinde (Gözyaşı şişesi, metal mücevher) bulunmakta ve bu bulgular Edirne Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi’nde sergilenmektedir.

GAZİ TURHAN BEY CAMİİ ve TÜRBESİ

 

 

Osmanlı sultanları II. Murat ve Fatih Sultan Mehmet döneminin en önemli komutanlarından biri olan Gazi Turhan Bey için yapılan cami ve türbedir. II. Murat’ın damadı ve Fatih Sultan Mehmet’in kayınbiraderidir. Mora fatihi olarak bilinen Gazi Turhan Bey’in babası Paşayiğit ve oğlu Ömer Bey de dönemlerin önde gelen komutanlarıdır.

 

  1. Kosova ve Varna savaşlarında büyük yararlılıklar göstermiş, Balkanlar’da fethedile yerlere Türkmen aşiretlerinin yerleştirilmesinde önemli rol oynamıştır. İstanbul’un fethi sırasında Avrupa’dan gelen yardımı önleyen de kendisidir. Her ne kadar doğum ve ölüm tarihi tam olarak belli olmasada kendisinin 1456 yılının ortalarına doğru vefat ettiği ve Kırkavak Köyü’nde kendisi için yaptırılan türbeye defnedildiği bilinmektedir.

 

Yaptığı önemli hizmetlerden dolayı 1454 yılında bugün Uzunköprü’ye 8 km uzaklıkta olan Kırkavak köyü Gazi Turhan Bey’e vakıf olarak verilmiş, o da burada büyük bir Külliye inşa ettirmiştir. Meşhur Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi 1658’de bu köyü gezmiş ve Seyehatname’sinde köyün güzel bir hanı, hamamı ve camisi olan bir yer olduğundan bahsetmiştir. Günümüzde ise bu Külliye’den geriye sadece cami ve türbesi kalmıştır.

 

Gazi Turhan Camii ve Türbesi çağdaşı türbe ve camilerle yapısal olarak aynı karakteristik özellikleri taşımaktadır. Her ikiside süsleme bakımından oldukça sade tutulan kompleksin camisi moloz taş ve tuğladan, türbesi ise kesme taştan kare planlı olarak inşa edilmiş ve üzerleri kurşun kaplı birer kubbeyle örtülmüştür. Tek şerefeli bir minareye sahip olan camide ahşaptan bir son cemaat sundurması da bulunmaktadır.

 

Son zamana kadar oldukça kötü durumda olan cami ve türbe baştan bir restorasyonan geçirilerek 2008 yılında ziyarete açılmıştır.

 

 

MURADİYE CAMİİ

 

Günümüzde Muradiye Mahallesi’nde bulunan II. Murad camisi, Sultan 2. Murat tarafından 1443 yılında Uzunköprü ile beraber yaptırılmış ve 1444’te hizmete açılmıştır. Selatin camilerindendir. Muradiye camii , asıl olarak etrafında imaret ve medreseyle birlikte bir kulliyenin parçası olarak yapılmışşa da günümüzde sadece bu cami ayakta kalmıştır.

 

Caminin önünde 3.80 m eninde 22.20 m uzunluğunda bir son cemaat sundurması yapılmıştır. İlk başlarda 12 ahşap direğin taşıdığı bu sundurmanın direkleri sonraki yıllarda yapılan onarımlarda kaldırılarak yerine bir duvar örülmüştür. Arka tarafında ise Uzunköprü’nün önde gelen şahıslarının defnedildiği bir mezarlık(hazire) alanı bulunmaktadır.

TARİHİ DEĞERLERİ KORUMA ve ÇAĞDAŞ EMEĞİ YAŞATMA EVİ

 

 

 

Yapım yılı kesin olarak tarihlendirilmeyen taşınmazın , yakın parselde bulunan Aziz İoannis Kilisesi’ne ait rahip evi olarak inşa edildiği Edirne Müzesine ait 19.04.1985 tarihli raporda kayıtlı bulunmaktadır.

Söz konusu taşınmazsın yapım yılı bilinmese de inşaatta kullanılan malzeme ve yapım

tekniklerinden anlaşılan , 1900 yıllarının başlarında olduğudur.

Özgün yapısıyla günümüze gelebilmiş bu yapının tapu araştırmalarına göre , 1924 yılında

mübadele nedeniyle Uzunköprü’den ayrılan Rumlardan sonra , 1929 yılında Hükümet Konağı olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Kesin başlangıç tarihi bilinmemekle beraber yakın zamana kadar Askerlik Şubesi olarak hizmet görmüştür. Askerlik Şubesinin buradan taşınmasının ardından yapının mülkiyeti Uzunköprü Belediyesi’ne geçmiştir.

Belediye tarafından hazırlanan proje ile restore edilerek 01 Aralık 2016 tarihinde yeniden hizmete açılan bina , yeni fonsiyonlar yüklenerek bundan sonra Tarihi ve Çağdaş Değerleri Koruma ve Yaşatma Evi olarak hizmet vermektedir.

UZUNKÖPRÜ TREN GARI

 

1867 yılında Padişah Abdülaziz Paris, Londra ve Viyana gezisinden dönerken , Viyana’da sermayedarlarla görüşerek demiryolunun İstanbul’a kadar uzatılmasını istemiştir. Olumlu karşılanan bu isteğin hayata geçmesi için Nafia Nazırı Davut Paşa Avrupa’ya gönderilmiştir. Paris’te Baron Hirisch, Avusturya Şimendüferi Direktörü Alfons Rochild’in yardımı ile 17 Nisan 1869 tarihinde anlaşma yapılmıştır. Böylelikle demiryolunun Selanik ve İstanbul’a uzatılması sözleşmesi imzalanmıştır.

 

Edirne-İstanbul demiryolunun yapımına 1870 yılında, İstanbul güzergahından başlanmıştır. Üç yıl gibi kısa bir  sürede, 1873 yılında tamamlanan demiryolu ve trenin Edirne’ye gelişi ile ilgili, o sırada Edirne’de vali olarak bulunan Hacı İzzet Paşa şu beyitte tarih düşürmüştür.

 

“Kaydedelim Edirne’de tarihin İzzeta

Geldi Şimendüfer açılıp rahı Rumeli”

 

Uzunköprü tren istasyon binası ve diğer tamalayıcı tesisleri 1872 yılında yapılmıştır. Trenin Edirne’ye varışı büyük törenlerle kutlanmıştır.

 

ÖZGÜRLÜK ANITI

 

Türk demokrasi tarihinin dönüm noktalarından biri olan II. Meşrutiyetin ilan edilmesinin anısına yapılmış olan demokrasi anıtıdır. Osmanlı Devleti’nin 23 Temmuz 1908’de ikinci kez ilan ettiği meşrutiyet ile mutlak monarşiden parlamenter rejime geçmesiyle o güne dek görülmemiş bir özgürlükler dönemine girmiştir. Bu büyük olayın bir ifadesi olarak meşhur Osmanlı aydınlarından ve dönemin Uzunköprü kaymakamı Mazhar Müfit Kansu ile Belediye Başkanı Hafız İsmail Yayalar’ın öncülüğü ve girişimleriyle I I Aralık 1908’de köprünün ilçeye bakan sol baş tarafına dikilmiştir.

 

6 m yüksekliğinde olan anıt 2 m2’lik bir zemin üzerine inşa edilmiştir. İlk yapıldığında ön tarafına insanların, sol tarafına ise hayvanların kullanması için iki adet çeşme konulmuştur. Ancak 1938’de bu çeşmeler kaldırılmış ve üzerleri kapatılmıştır. Fransız İhtilali’nin dört büyük ilkesini ifade eden Hürriyet, Adalet, Eşitlik (Müsavat) ve Kardeşlik (Uhuvvet) sloganları tabletler üzerine yazılarak tüm Türk tarihinin ilk hürriyet ve demokrasi anıtı olan Hürriyet Anıtı’nın dört yüzüne yerleştirilmiştir. 1964 yılındaki köprü restorasyonu sırasında anıt asıl yerinin I m soluna taşınmış, bu taşınma işlemi sırasında ise orijinal tabletler kaybolmuştur. Günümüzde anıt üzerinde bulunan tabletler asılları olmayıp kaybolduktan sonra yaptırılan kopyalarıdır. Unutulmaya yüz tutmuş olan Hürriyet Anıtı yapılan restorasyonla tümüyle yenilenerek yapımından tam 104 yıl sonra 11 Aralık 2012 tarihinde ziyarete açılmıştır.

KENT MÜZESİ

 

Uzunköprü Belediyesi Kent Müzesi eski Tekel (Reji) binasının restore edilerek müzeye dönüştürülmesi sonucu 16 Aralık 2013 tarihinde hizmete açılmıştır. Başlı başına tarihi eser niteliği taşıyan müze binası 1900’lü yılların başında özel konak olarak yaptırılmış, 1939’dan itibaren ise tekel depo, satım ve lojman olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1990’larda Uzunköprü’de Tekel işletmesinin kaldırılmasından sonra bina boş bırakılmış ve neredeyse yıkılma noktasına gelmiştir. Tarihi niteliğine uygun olarak müzeye dönüştürülerek kurtarılan bina, ilçenin sahip olduğu tarihi eserlere ev sahipliği yapan bir merkeze çevrilmiştir:

 

İki katlı ve altı odalı olan müzenin her bir odası tarihi eserlerin türlerine göre ayrı ayrı sergilendiği bölümlere dönüştürülmüştür. Alt katta bulunan ilk üç bölümde kente ait olan tarihi eserler toplu olarak sergilenirken, Yaşam Odası, Gelin Odası, Kahve Köşesi gibi bölümlerin olduğu üst kattaki odaların her biri ise geçmiş hayatın tekrar canlandırıldığı ve ziyaret edeni o dönemin gündelik hayatından sahnelere götüren yerler haline getirilmiştir.

 

Müzeye giriş ücretsiz olup Pazartesi hariç her gün ziyarete açıktır

 

TELLİ ÇEŞME

Uzunköprü çarşısının ortasında kendi adı ile anılan meydandadır. Yapılış tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte 1800’lü yıllarda yapıldığı sanılmaktadır. Çeşmenin suyu Sultan II. Murat’ın getirttiği su şebekesinden sağlanmıştır. 1960 yılında asıl yerinden alınıp 4-5 metre uzağa şimdi bulunduğu yere taşınmıştır.

Günümüzde iki musluğu olan çeşme 4 musluklu olarak tek parça som mermerden yapılmıştır. Yine mermerden bir adet yalağı bulunan çeşme Lale Devri süslemeleri ile aynı özellikleri taş dallar, rumiler, sarkıtlı-saçaklı süsler, selvi ve artık nesli tükenmiş olan İstanbul lalesi motifleri ile süslenmiştir.

Sanat tarihi yönünden çok değerli br yapıttır. Ne yazık ki 1920-1922 Yunan İşgali sırasında bu süslemeler ile  çeşmenin dört tarafında bulunan kitabelerin üzeri kazınmıştır. Bu yüzden yapılış tarihi ve kim’ yaptırıldığı hakkındaki bilgiler silinmiş, süslemelerinse yalnız izleri kalmıştır.

2013 yılında yapılan, çevre düzenlemesiyle çeşmenin etrafındaki gayet sıradan olan meydan değiştirilerek güzel bir dinlenme alanına çevrilmiştir.

BELEDİYE KÜLTÜR VE SANAT EVİ

(AZİZ İOANNİS KİLİSESİ)

1875 yılında o dönemde Uzunköprü’de yaşayan Rumlar tarafından Aziz İoannis Prodromos (Vaftizci Yahya) adına yaptırılan Ortodoks kilisesidir. Uzunköprü’nün Muradiye Mahallesi’nde bulunmaktadır. Moloz taştan inşa edilmiş, yer yer süs olarak tuğlalar kullanılmıştır. Üç nefli (salonlu) bazilika tipindedir. Yarım kubbelidir. Apsis (mihrap) ve çatısı alaturka kiremit ile kaplıdır. Apsis ve salonları yuvarlak kemerli dikdörtgen pencerelidir. Orta nefın duvarları altısı sağda altısı solda olmak üzere 12 Havari’yi tek tek betimleyen freskler ile bezenmiştir.

Yapılış yılı olan 1875’ten Lozan Anlaşması’nda varılan Mübadele (Karşılıklı Yer Değiştirme ) kararı sonucu Rum ahalinin I924’te bölgeyi terk etmelerine kadar kilisede 17.000 ‘den fazla kişinin vaftiz edildiği bilinmektedir. Rum ahali giderken çanı da dahil olmak üzere kilise içerisinde bulunan tüm taşınır eşyaları beraberlerinde Yunanistan’a götürmüşlerdir. Kiliseye ait olan büyük çan şu anda İskeçe Kilisesi’nde kullanılmaktadır. Bu tarihten 2011 yılına kadar kilise kullanılmadan atıl bir halde bırakılmıştır.

Uzunköprü Belediyesi tarafından Kasım 2011 tarihinde başlatılan restorasyon çalışmaları 2013 yılında tamamlanmış, eski ihtişamlı görünümüne kavuşturulan tarihi kilise Fener Rum Patriği Bartholomeos’un da katıldığı büyük bir törenle II Mayıs 2013 tarihinde yeniden açılmıştır. Günümüzde kilise Kültür ve Sanat Merkezi olarak hizmet vermektedir.

 

UZUNKÖPRÜ

Uzunköprü ilçesine adını veren dünyanın en uzun tarihi taş köprüsüdür. Sultan II. Murat’ın emriyle 1427-1443 yılları arasında Mimar Muslihiddin Usta tarafından Ergene nehri üzerine yapılmış ve 1444 yılında Sultan II. Murat’ın da katıldığı büyük bir törenle açılmıştır. Yapıldığı yer, Osmanlı Devleti’nin o zamanki başkenti Edirne ile Gelibolu ve Batı Rumeli’yi birbirine bağlayan askeri ve ticari bakımdan oldukça önemli bir stratejik noktadadır.

Köprü, günümüzde Uzunköprü’nün köylerinden olan Yağmurca ve Eskiköy ile Yunanistan sınırları içerisinde bulunan Hasırcıarnavut köyündeki taşocaklarından getirilen taşların kesilip Horasan harcıyla birbirine yapıştırılmasıyla inşa edilmiştir. Yapımına önce Gazi Mahmut Bey, onun ölümünden sonra da İshak Bey nezaret etmişlerdir. Günümüzde, ilk gözünden son gözüne kadar 1238,55 m uzunluğunda olmasına karşın ilk yapıldığında uzatılmış kanatlarıyla birlikte 1392 m’yi bulmaktaydı. Bu kadar uzun yapılmasının sebebi o dönemde bölgenin geniş bataklıklarla kaplı olmasıdır. Bunun yanı sıra Ergene Nehri’nin yağışlı zamanlarda taşkınlara yol açması nedeniyle nehir üzerindeki gözler oldukça yüksek tutulmuş, köprünün yıkılmasını önlemek için de bu gözlere yedi adet tahliye deliği eklenmiştir. 13.56 m yüksekliğindeki köprünün kanat ve kemerleri; aslan, fil, kartal, lale ve çeşitli geometrik kabartma motiflerle süslenmiştir.

Yapılmasından bu yana birçok sel ve deprem felaketi geçiren köprü, bu zararları gidermek amacıyla Fatih Sultan Mehmet, Sultan II. Osman, Sultan II. Mahmut ve Sultan II. Abdülhamit zamanında onarımdan geçirilmiştir. Cumhuriyet döneminde motorlu araçların geçişini kolaylaştırmak amacıyla 1964-1971 yılları arasında yapılan restorasyonda köprü iki yandan genişletilerek eni 5.24 m’den 6,80 m.’ye çıkarılmıştır. Başlangıçta 174 gözlü olan köprünün bir gözü zaman içinde yıkılmış, diğer bir gözü de başka bir gözle birleştirilerek göz sayısı 172’ye indirilmiştir. Hala kullanımda olan köprünün yapılması düşünülen yeni bir restorasyon ve ıslah çalışmasıyla tekrardan daraltılarak orijinal haline getirilmesi ve trafiğe tamamen kapatılması planlanmaktadır.

EDİRNE YENİ SARAY KAZISI (SARAY- I CEDÎD- İ ÂMİRE) 2010 YILI ÇALIŞMALARI

Edirne’de Osmanlı Dönemi’nde inşa edilmiş iki önemli saray; Eski Saray (Saray- ı Atik) ve Yeni Saray (Saray-ı Cedîd-i Âmire) bulunmaktadır. Edirne Yeni Saray; Edirne’nin Sarayiçi olarak adlandırılan bölgesinde, Tunca Nehri’nin batısındaki alanda, II. Murad’ın saltanatının son yıllarında, 1450 yılında inşa edilmeye başlanmış ve hemen her dönemdeki ilave ve onarımlarla büyük bir kompleks haline gelmiştir. Pek çok yapısı II. Mehmed (1451-1481) zamanında inşa edilen ve bünyesinde çok farklı işlevli yaklaşık 100 civarında yapıyı barındıran bu saray, oldukça geniş bir alana yayılmaktaydı.

İmparatorluğun Yeni Sarayı (Saray-ı Cedîd-i Âmire), yüzyıllar boyunca kullanımda kalmış ve pek çok önemli olaya (örn. IV. Mehmet’in sünnet şöleni, Osmanlı- Rus Savaşları ve Balkan Savaşları, vb.) şahit olmuştur. 19. Yüzyılın sonları ve 20. Yüzyılın başlarında, 1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı ve 1910- 1912 Balkan Savaşları sırasında, Saray tahribata uğramış ve birçok yapısı yıkılmıştır.

Kaynak ve yayınlardan öğrendiğimize göre Edirne Yeni Saray’ın; 117 Oda, 21 Divanhane, 18 Hamam, 8 Mescit, 17 Kapı, 13 Koğuş, 4 Kiler, 5 Mutfak, 17 Kasır ve 6 Köprü’den meydana geldiği anlaşılmaktadır. Kuşkusuz bu bilgiler, arşiv belgeleri üzerindeki incelemeler ile sahada yapılacak kazı ve araştırmalarla daha sağlıklı hale gelecektir.

Saraydan günümüze az sayıda yapı ulaşmıştır. Bunlar; Matbah-ı Amire (Saray Mutfağı), Babüssade (Akağalar Kapısı), Cihannüma Kasrı, Kum Kasrı Hamamı, Adalet Kasrı, Fatih Köprüsü, Kanuni Köprüsü, Şehabeddin Paşa Köprüsü, Av Köşkü, Su Maksemi, Namazgahlı Çeşme’dir.

Ülkemizin olduğu kadar dünyanın da en önemli kültürel mirasları arasında yer alan, Osmanlı Arkeolojisi ve saray hayatı bakımlarından büyük önem taşıyan Edirne Yeni Saray’da son yıllarda; TBMM Başkanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Edirne Valiliği İl Özel İdaresi ve Bahçeşehir Üniversitesi’nin kurumsal ilgi ve destekleriyle kazı, restorasyon ve koruma çalışmaları sürdürülmektedir. Gösterilen bu yakın ilgi ve destek, onlarca yıl kaderine terk edilen Edirne Yeni Saray’ın makus talihinin değişmesini sağlamıştır.

Gazi Turhan Bey Camii ve Türbesi

Gazi Turhan Bey, II. En önemli komutanlardan biridir. Murat ve Fatih Sultan Mehmet dönemi. Mora’nın fatihi olarak da bilinir. 1454 yılında kendisine vakıf olarak Kırkkavak Köyü verildi ve o topraklarda “külliye” kurdu. Bugün, “külliye” den ayrılan sadece Gazi Turhan Bey Camileri ve Türbe vardır ve orijinal durumlarına getirilmiştir.

ŞehirMüzesi

 

Bu yapının ne zaman yapıldığı hakkında kesin bir bilgi yok. Bir süre tütün deposu olarak kullanıldı ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra “Tekel” satış binası olarak kullanıldı. Bugün bina restore edilerek Kent Müzesi haline geldi.

  1. Murat Camisi (Muradiye Camii)

Bugün, Muradiye Camii adı verilen cami. Yapımı 1443’de bitti. Aynı anda 500 kişi hizmetlerini kullanıyor. Caminin restorasyonundan önce 1621’de ancak II. Yüzyılda yapılan tamirlerde bir kubbe vardı. Osman, kubbe çıkarıldı ve bugünkü çatı yerini aldı ve çatı, kurşunla kaplandı. Caminin önünde 3.80x22x20m boyutlarında bir temel vardır. Kulübenin çatısı on iki ahşap sütun üzerine yerleştirildi.

 

Kilise

Uzunkopru Muradiye Caddesi üzerindedir. Uzunköprü’deki tek kilisedir ve restorasyonları 2013’te tamamlanmıştır. Bazı alanlar orijinalini göstermek için örnek olarak dokunulmamıştır.

Kilise Saint Ionis adına taşlarla yapılmış ve bazı bölgelerde tuğlalar dekorasyon olarak kullanılmıştır. Sunağı, yarım kubbe ve çatı Türk tarzı fayanslarla kaplıdır. Sunakta, daire kemerli dikdörtgen biçimli bir pencere vardır. Restorasyon devam ederken kilisedeki fresklerin bazıları keşfedildi. Kilisede bulunan taşınır malların tamamı 1924 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan anlaşma ile Yunan halkıyla birlikte Yunanistan’a gitti ve Türklerle Rumlarla buluştu. Bugün kilise Sanat ve Kültür Evi olarak kullanılıyor.

 

Halise Hatun Camii

Bu caminin Hacı İbrahim Ağa tarafından eşi Halise Hatun adına yaptırıldığına inanılmaktadır. Latif Bağman’ın yazdığı “Dokümanlarla Uzunkopru Tarihi” adlı kitabında, cami 18. yüzyılın başında inşa edilebilir. Camide çok küçük bir bahçe ve içinde iki mezar bulunmaktadır. Latif Bağman’ın araştırmalarına göre bu mezarlar Hacı İbrahim Ağa ve eşi Halise Hatun’a aittir.

Şehsuvar Bey Camii

Cami 15. yüzyılda Şehsuvar Bey tarafından yaptırılmıştır. Caminin yıkılmasından sonra bütün parçaları yıkılmış ve cami hayırsever Ahmet Akalın tarafından restore edilmiştir. Fakat camilerin eski minaresi yıkılmadı ve bugün ziyaret edilebilir

Habib Hoca Camisi

Bu camide bir minare var. Caminin bahçesinde tarihi mezar taşları bulunur.

Türk Den (1914) (Bugünün Kütüphanesi) Yapısı

Bu yapı, Kaymakam Nusret Bey ve Uzunköprü Belediye Başkanı Hafız İsmail Efendi’nin gayretleriyle 1914 yılında inşa edilmiştir. 1928’de Marsilya’dan Kaymakam Reşit Bey’in ve kasaba halkının gayretleriyle ithal edilen malzemelerle restore edildi. Bina bundan sonra 1932’de Topluluk Merkezi’ne verildi. 1951’de cemaat merkezleri kapatıldı ve bu merkezin 3000’i aşkın defteri ve tüm stoklar Hazine’ye yabancılaştırıldı. 2011 yılında restore edilen bina 1968’den beri halk kütüphanesi olarak kullanılmıştır.

Çift Hamam

1443 yılında Double Hamam, kasaba halkının temizlik ihtiyacını karşılamak üzere inşa edilmiştir. Hamam, kadınlar, erkekler, soyunma, soğukluk, iki banyo ve “külhan” bölümlerinden oluşur. Soyunma bölümü, dışarıdayken banyoya çıktıktan sonra sıcak hissettiren kişiler için serinlemek için bir yerdir. Külhan, hamamın ve suyun içinden ısınarak banyo yapacak kadar geniş ve kapalı bir şöminedir. Bugün Hamam kapalı ancak restorasyonlarbaşladı.
Kışla Yapıları
Bu mekanda padişah bir konak vardı. Ancak yıllar sonra Nizamiye ve Redif diye adlandırılan iki bina inşa edildi. Bu binalar Jandarmalar, piyade subayları ve süvariler için hizmet ettiler. Fakat 1953 depreminden dolayı binalarda bazı çatlaklar oluştu. Biri yıkıldı; diğeri onarıldı ve hala kullanılmaktadır.

 

KUM BABA

1357’de Uzunkopru bölgesini fethederken şehit düşen “Serdengeçti Türk Akıncı”. Kum düşmanlarını kumlarla gözler önüne seren kumdan ayıran Kum Baba’yı çağırıyor.
Bir gün arkadaşlarına “Ben İslam’a hizmet ettim” dedi. Görevim bitti, hangi topraklarda kumların cebimde kaldığı “. Düşmanla kavga ederken son kumunu düşmana attı ve şehit oldu. Arkadaşları onu öldüğü yere gömdü. Kum Baba hala Uzunkopru’da görülüyor. Kum Baba hakkında bir hikaye var. Hikayeye göre, Rumeli’ye adım atan ilk askerleri taşıyan şamandıra, Kum Baba’nın olmadığı kıyıdan çıktı. Sonra Kum Baba’nın atından çıktı ve cebini onunla birlikte aldı. Sonra çiftliklerde bir şeyler dikmek gibi kumunu denize saçtı. Bunu yaparak, denizde bir yol çıktı ve Kum Baba o yol boyunca yürüdü, Rumeli’ye geçti ve arkadaşlarını yakaladı. Bu Türk derviş, savaşçı, sömürgeci, Uzunkopru bölgesini fethederken tüm savaşlara katıldı.

ESKİ TREN GARI

 

Günümüzde Edirne’nin eski tren garı olarak bilinen ve halen mevcut olan binanın yapımından daha önce, demiryolunun bölgeye ilk geldiği dönemde yapılan en eski gar binası hakkında mimari bilgilere, zamanımıza kadar gelen kartpostallardaki görüntülerinden ulaşılabilmektedir. İlk gar binasının 1872 yılında inşa edildiğini (Ahunbay, 1989:567), bugünkü Edirne Garı’nın bulunduğu yerde önceleri başka bir istasyon binasının bulunduğu, hatta açılış töreninin burada yapıldığı ( Yavuz 1981:259) ve bu yapının 90’lı yıllarda Trakya Üniversitesi’ne bağlı, sosyal tesis olarak kullanılan bina olduğu elde edilen bilgilerdendir (D.D.Y’dan 1980 yılında emekli olan Seyit Alpak).

Mimar Kemalettin Bey’in, eseri olan gar binasının, tasarım tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber Meşrutiyet’in ilk yıllarında yapılmış olmalıdır. İnşasına başlangıç tarihi de tam kesin değildir.1911-1912 veya 1912-1913 yıllarında olduğu belirtilir.(Yavuz:50.257). Genel olarak 1914 yılında bitirilmesine rağmen önce 1. Dünya Savaşı, sonları da çeşitli siyasi gelişmeler yüzünden ancak 1930 yılında hizmete girmiştir. 1959 yılında onarım geçirerek içi yeniden düzenlenmiştir (Yavuz: 50, 257). Edirne-İstanbul hattının değişmesi sebebiyle yapılan yeni gar binasına taşınılınca, Karaağaç’ta ki yapı 4 Ekim 1971’de terk edilmiş (Engin: 217), 1974 Kıbrıs harekâtı sırasında ileri karakol görevi yapmıştır (Yavuz: 257). 16 Haziran 1977 yılında, Edirne’de yeni kurulan Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi’ne devredilmek üzere Maliye Bakanlığı’nca satın alınmıştır (Kazancıgil, 1995: 181).Trakya Üniversitesince misafirhane, derslik ve rektörlük dâhil olmak üzere kullanılmış olup, günümüz de Güzel Sanatlar Fakültesi olarak hizmet vermektedir. Demiryollarına bağlı diğer birimler de üniversiteye bağlı çeşitli bölümlerin amacına yönelik olarak kullanılmaktadır.

Yapının planlarında kullanılan ölçü birimi mikyastır. Mimar Kemalettin Bey’in tasarlamış olduğu plan 1959’da aslının üzerinden kopya edilen, onarım ve değişiklik amacı ile hazırlanmış projeye aittir. Yapının tümüne yakın bölümünde ihtiyaçlar doğrultusunda değişiklik yapılmış, lojmanların hepsine bağımsız banyo birimleri eklenmiş, alt katta bekleme salonları, lokanta, bagaj ve bilet gişe yerleri değiştirilmiştir (Yavuz: 259-263).

 

SULTAN II. BAYEZİD

EDİRNE DÂRÜŞŞİFASI

 

TRAKYA ÜNİVERSİTESİ

SULTAN II. BAYEZİD KÜLLİYESİ

SAĞLIK MÜZESİ DÂRÜŞŞİFA (HASTANE) BÖLÜMÜ

Osmanlı Tıbbı, 15-18. Yüzyıllar

SULTAN II. BAYEZİD

 

  1. Bayezid Külliyesi’ni yaptıran Sultan II. Bayezid (3 Aralık 1447 – 21 Mayıs 1512), dini duyguları güçlü ve

sakin karakterli bir padişahtı. Saltanatı boyunca ibadet ve hayır işlerini ön planda tutmuş, ilim ve kültüre ilgisi nedeniyle birçok şair, sanatkâr ve ulemâyı himaye  etmiştir. İstanbul, Edirne, Amasya, Osmancık, Geyve ve Saruhan’da pek çok hayır eseri yaptırmıştır. Amasya, Edirne ve İstanbul’da üç külliye yaptırmıştır. Bunlardan sadece Edirne’deki II. Bayezid Külliyesi’nde dârüşşifa vardır. İstanbul’un bir Türk kenti olarak biçimlenmesine büyük katkılar sağlamıştır. Özellikle şiddetli 1509 depremi sonrasında, adeta İstanbul’u yeniden inşa etmiştir. Onun döneminde mimari yapıların kimliği oturmuş, İstanbul

Osmanlı payitahtı olarak biçimlenmiştir.

SULTAN II. BAYEZİD KÜLLİYESİ

 

23 Mayıs 1484 günü temelleri atılan ve 1488’de tamamlanan külliyede; cami, iki tabhane (misafi rhane),

medrese, dârüşşifa (hastane), imaret, erzak depoları ile avlu duvarları dışında kalan hamam (kadınlara ve erkeklere) ve köprü bulunur. Köprü, külliyeyi şehre bağlamak amacıyla yapılmıştır. II. Bayezid külliyenin masraflarının karşılanması için gelir getiren mülkler yanında medreseye de değerli kitaplar vakfetmişti. Tabhanelerde yolcular, işsizlerle dârüşşifada tedavi görüp çıkan hastalar ve hasta yakınları üç gün kalır, üçüncü günün sonunda tabhaneyi terk etmeleri istenirdi. Yoksullara yemek veren imarette

Ramazan ayı dışındaki günlerde her sabah paça, pirinç veya buğday çorbası verilirdi. Ramazan ayında, iki dinî bayramda, cuma ve kandil günleriyle Aşûrâ gününde ise pilav-zerde pişerdi. Her ayın ilk günü şehirdeki görevlilere ziyafet çekilirdi. Külliyenin her biriminde çalışacak görevliler, bunlarda aranacak mesleki ve ahlaki niteliklerle alacakları maaşlar külliyenin vakfi yesinde belirlenmişti.

SULTAN II. BAYEZİD DÂRÜŞŞİFASI

 

Külliyeye dahil olan Sultan II. Bayezid Dârüşşifası’nın, birbirine bağlı iki avlu ve şifahane olmak

üzere üç bölümü vardır. İlk avlunun (Bîrun) sağında sıra halinde yer alan altı odada; hekimler, kehhaller ve

cerrahlar başvuran hastaların ilk muayenelerini (poliklinik) yaparlardı. Bazı odalarda ise akıl hastaları tecrit edilirdi.

Avlunun sol tarafında kiler ve mutfak ve çamaşırhane vardı. Mutfakta hasta yemekleri pişirilir, çalışanlar

yemeklerini imarette yerdi.

 

Şifahane bölümünde, yüksek bir kubbeyle örtülü havuzlu mermer döşeli bir salonun çevresinde, ocaklı 6

kış ve sekili 5 sofa (yaz odası) bulunmaktadır. Sofalardan biri müzikle tedaviye ayrılmıştı, dördünün de yazlık oda olarak kullanıldığı kabul edilir. Ortadaki büyük kubbenin tepesindeki fener, hem iç mekânı aydınlatıp ferahlık vermek hem de havayı ve pis kokuları dışarı atmak amacıyla yapılmıştır. Bu bölümün akustiği de çok iyi ayarlanmıştır. Sultan II. Bayezid Dârüşşifası bu özellikleriyle dünya hastane mimarisi tarihinde özel bir yere sahiptir.

DÂRÜŞŞİFA SAĞLIK GÖREVLİLERİ

 

Dârüşşifada; reis-i etıbba, 2 hekim, 2 kehhal, 2 cerrah, 4 hizmetkâr (hastabakıcı) ve bir ilaç tertipleyici

ve dövücü, olmak üzere 12 sağlık görevlisi vardı (1490). Vakfi yesine göre; reis-i etıbba yani hekimbaşı maharetli ve becerikli, tababet hizmetinin âdâbını bilen, olgun, edepli ve mahir olmalıydı. Hekimler kendilerine verilen hizmetleri doğruluk ve emniyetle yerine getirmekle uğraşmalıydı. Kehhaller bütün göz hastalıklarında maharetli, cerrahlar ise hem maharetli hem de eli çabuk olmalıydı.

DÂRÜŞŞİFA İDARİ PERSONELİ

 

Nazır, dârüşşifadaki idari personel ile bütün idari işlerden sorumluydu. Kâtip harcamaların kaydını tutar, vekilharç hastaların tedavisi için gereken her şeyi satın alırdı. Kilerdeki malzeme kilerciye emanet edilirdi. Hâdim (hizmetli) suculuk yapar, elbiseleri ve aletleri korurdu. Bevvâb (kapıcı) dârüşşifa kapısını açıp kapatır, gözcülük ve koruyuculuk yapardı.

 

Buhuri (buhurcu-tütsücü), hastaların ruhları rahat etsin diye sabah akşam buhur yakardı. Ayrıca ferraş (temizlikçi) ve câmeşuy (çamaşırcı) çalışırdı

OSMANLI TIBBININ TEMEL İLKELERİ

 

Osmanlı hekimleri insan anatomisini, baş bölgesinden başlayıp ayağa doğru inerek anlatırlardı. 17. yüzyıl

Osmanlı Hekimi Şemseddin Itâki: Teşrîh-i ebdân adlı kitabında anatomik bilgileri, 14. yüzyıl İranlı anatomist Mansur İbn-i İlyas’ın çizimleri eşliğinde vermiştir.

Sağlıklı Yaşamın Sırları

 

Osmanlı hekimlerinin kitaplarında sağlıklı yaşam tavsiyelerine geniş yer ayrılmıştır. Ayrıca Arapça’dan

çevrilen Tıbb-ı Nebevî kitaplarında yer alan; cüzamlılardan ve vebadan kaçmak, dişlerin temizlenmesi, bal şerbeti içilmesi, oruç tutmanın sağlığa faydaları ile ilgili hadisler de halkın sağlıklı yaşaması için yol gösterici olmuştur.

 

Sağlıklı yaşamak için hava, gıda, su, uyku, bedeni arıtma-kan aldırma ve hareket (spor) önemli görülürdü.

Yiyecekler ve içecekler, hıltların (kan,balgam,sarı safra,kara safra) dengesini sağlayan en önemli unsurlar

olarak görülürdü. İki öğün yemek, sofradan tam doymadan kalkmak önerilirdi.

 

Sağlığın korunması için isteyerek yapılan beden hareketleri (spor) önemliydi. İhtiyaçtan fazla yiyeceğin

sindirilmeyip damarlarda kaldığı ve hareketle harcanacağı düşünülürdü. Güreş, okçuluk, cirit, at binme, ağırlık kaldırma, topla oynama, koşma, hızlı yürüme, zıplama, atlama bedenin tamamına ait hareketlerden sayılırdı. Hızlı yürümenin kalçayı, baldırları ve ayakları; taş taşıma ile yay çekmenin ise elleri, boynu, göğsü, beli fazlalıklardan arındırdığı iddia edilirdi.

 

Osmanlı tıbbında, hasta muayenesi ve teşhis, hekimlerin yeteneklerine, tecrübelerine ve maharetlerine

dayanırdı. Hekimler önce hastanın şikâyetlerini dinler, davranışlarını gözler, ateş, terleme, sararma, şişlik gibi belirtilerin olup olmadığına bakarlardı. Hem teşhiste hem de tedavinin yönlendirilmesinde nabız ve idrar muayenesine önem verilirdi.

 

Cerrahi uygulamalar, küçük cerrahi girişimler ile sınırlıydı. Kafatası, göğüs ve karın boşluklarına girilemiyordu. Kol ve bacak ampütasyonları gibi ameliyatlar en son çare idi. Birçok hastalıkta, kanama

ve yaralanma durumlarında dağlama (koterizasyon) yapılırdı. Hastayı uyutmak için buruna afyon emdirilmiş

sünger tutulur veya luffah/adamotu (mandragora) kullanılırdı. Cerrahların kullandıkları aletleri Şerefeddin

Sabuncuoğlu’nun Cerrahiyetü’l-haniye eserindeki cerrahi müdahaleleri gösteren minyatürlerden ve alet çizimlerinden öğreniyoruz.

 

Hastaların ilaçları hekim tarafından hazırlanırdı, eczacılık mesleği yoktu. Dârüşşifalarda değişik unvanlar

taşıyan ilaç hazırlayıcılar vardı. Attarlar ve kökçüler ile diğer bazı esnaf ise ilaç yapımında kullanılan maddeler yanında kendi yaptıkları preparatları da satarlardı. Bu esnaf dükkânlarının çoğu Mısır Çarşısı’ndaydı.

 

Salyangoz, solucan, istiridye, örümcek, deniz yengeciile; yumurta, bal, balmumu, geyik boynuzu, kaplumbağa kabuğu, keçi tırnağı, kunduz hayası (castoreum), baykuş beyni ilaç terkiplerine girerdi.

 

Altın, gümüş gibi değerli metaller ile zümrüt, yakut, zebercet gibi değerli taşlar toz haline getirilip ilaçlara

katılırdı. İçinde inci bekletilmiş su içmenin korkuları giderip yüreğe ferahlık verdiği düşünülürdü. Limni

Adası’ndan gelen ve tin-i mahtum (terra sigillata) adıyla kullanılan kilin, veba ve bazı hastalıklara iyi geldiğine ve zehirlere reaksiyon verdiğine inanılırdı. Fatih Sultan Mehmed’in içecekleri önce bu kilden yapılmış bardağakonur, bardağa bir şey olmazsa altın bardakta Fatih’e sunulurdu.

 

Tuluk Oyunu

 

Şişirilmiş keçi tulumlarıyla oynanan bir Osmanlı sporudur. Oyunda “tulukçular” ve “keçiciler” olmak üzere iki grup vardır Tulukçular ellerinde sıkıca tuttukları şişirilmiş keçi tulumlarıyla birbirlerinin tuluklarına vururlar, yere düşen tulukçular oyundan çıkar, kazanan tulukçular birbirleriyle eşleşip oyuna devam ederlerdi.

Keçiciler ise başlarına uzun keçe külahlar takıp yüzlerini değşiik şekillerde boyarlar ve tezahürat yaparak heyecanı artırırlardı

İLAÇ HAZIRLAMA YÖNTEMLERİ

 

Osmanlı hekimleri ilaç yapımında, antik uygarlıklardan İslam tıbbına mal olmuş yöntemleri kullanırdı. Mineraller toz haline getirilip suda bekletilerek temizlenirdi.

Tıbbi bitkilerin ve bazı meyvelerin suyu sıkılır, yağları çıkarılırdı. Bazı maddeler kaynatılarak belli bir miktara kadar uçurulur, bazılarının ise köpüğü alınıp kullanılırdı.

Sıcak külde pişirme, drogları bir kap içinde ateşe gömerek kavurma sık başvurulan yöntemlerdi. Yakarak

kömürleştirme, kireçleştirme ve kül haline getirme daha çok anorganik maddeler ve hayvansal droglara

uygulanırdı. Bazı droglar damıtma (distilasyon) yöntemiyle saflaştırılırdı. Bunun için yapılmış çeşitli imbikler vardı.

Gül, menekşe, sümbül, zambak, şebboy gibi kokulu çiçeklerin yağları ile belesan ağacının gövdesinden

çıkarılan yağ birçok ilacın bileşiminde bulunurdu.

 

Macunlar genellikle çeşitli droglar ile gül ve bal içerirdi. İçlerindeki bir maddenin ya da macunu keşfeden kişilerin adlarıyla anılırlardı. Topkapı Sarayı-Helvahane’de macun, murabba ve diğer bazı ilaçlar da hazırlanırdı.

Tensuh/Tenzu kursları, toz drogların gülsuyu ile yoğurulup hamur haline getirilmesinden sonra özel olarak

hazırlanmış kalıplara dökülmesiyle yapılırdı. Kurutulup saklanan tenzu kursları ihtiyaç halinde ya yutularak ya da suda ezilerek içirilirdi. Tenzu kurslarının çoğunun üzerinde,

“Yâ Âlimen bi hâli aleyke ittikâli” (ey halimi bilen sana güvendim) gibi sözler bulunurdu. Günümüzde de bazı komprimeler üzerinde üretici fi rmaların amblemleri yer almaktadır (2015).

 

Amber tabletleri, kalp kuvvetlendirici, iştah açıcı, hazmı kolaylaştırıcı ve cinsel gücü artırıcı olarak

kullanılırdı. Amber tabletlerinin üzerinde; “maşallah, sıhhat-bâd (sağlık olsun), âfi yet-bâd (âfi yet olsun), yâ

hâfız” gibi yazılar veya karınca, akrep, kartal gibi hayvan motifl eri bulunurdu.

 

Şurup karşılığı olarak genellikle şarab ve şerbet sözcükleri kullanılırdı. Zatülcenp (plörezi), zâtürre

(pnömoni) böbrek ve mesane hastalıklarında tavsiye edilen menekşe şurubu için, taze veya kuru menekşe bir gün bir gece kaynatılır, ovulup sıkılarak süzülen suya şeker katılıp kıvama getirilir, sırça kaplarda saklanırdı.Topkapı Sarayı’nda hazırlanan bir terkipte; hünnap/ünnap,gelincik çiçeği, kabuksuz arpa, üç adet nilüfer çiçeği kullanılmıştı.

 

İlaç üretiminde sıklıkla; ukıyye/vukıyye/kıyye (1.283 gr), dirhem (3.20 gr), miskal (1,5 dirhem), deng (1/6

dirhem), kırat (4 buğday=5 arpa ağırlığı), kabza (tutam), kef (avuç dolusu) gibi ölçü birimleri kullanılırdı. Bu birimler reçetelerde şu simgelerle ifade edilirdi: (dirhem), (miskal), ق (kabza), ك (kef).

ŞURUPHANE

Darüşşifa açıldığında “Şuruphane” daha sonra “Meâcin Kârhanesi” (Macunlar İmalathanesi) adı verilen ayrı bir ilaç yapım yeri vardı. Buradan haftada iki gün yoksul hastalara ilaç dağıtılırdı. İlk hastane eczanemiz sayılan şuruphaneye 1490 yılında: gülsuyu ve diğer suların damıtılması için kurşundan yapılmış üç imbik, şurup pişirme edevatı, cerrah aletleri, göz âletleri ile göz ilaçları yapımında kullanılan

maddeler ayrıca macunları, şurupları ve yağları koymak için kaplar teslim edilmişti. İlaçlar “edviye-kûb ve şerbetî” unvanı verilen görevliler tarafından hazırlanırdı

DİŞ HASTALIKLARI

 

Osmanlıca tıp kitaplarında ele alınan diş hastalıklarının başında ağrılar gelirdi. Diş ağrıları değişik formüllerdeki ilaçlarla dindirilemezse dağlamaya (koterizasyon) başvurulurdu. Diş temizliğine önem verilir, diş taşı ve diş kiri temizlenir, beyazlatıcı ilaçlar kullanılırdı. Çürük dişler keskin ilaçlarla parçalanıp çıkarılır veya kerpetenle çekilirdi. Cerrahlar diş etinde oluşan fazla eti makasla keserler, damakta kalan diş kökünü çıkarırlardı. Kanama, çekilme, gevşeme, kaşıntı gibi diş eti hastalıklarını (periyodontoloji) çeşitli ilaçlarla tedavi ederlerdi.

GÖZ HASTALIKLARI

 

Osmanlı hekimleri göz hastalıklarına özel bir önem vermiş, sadece göz ve hastalıkları hakkında kitaplar yazıp göz anatomisini anlatmışlardır. Osmanlıca cerrahnamelerde ise; göz kapağı düşüklüğü (ptozis), göz bebeğinde kitle (zufre, pterigium), sebel (korneal vaskülarizasyon), katarakt, göz kapağı kısalıkları, göz fırlaklığı (ekzoftalmi) ve şırnak (şalazyon) gibi hastalıkların ameliyatları anlatılmış ve kullanılan aletler çizilip tanımlanmıştır.

KULAK-BURUN-BOĞAZ HASTALIKLARI

 

Osmanlıca tıp kitaplarında kulakta; ağrı, gürültü, kaşıntı, kurt, kir olması, yabancı cisim kaçması, işitme

kaybı gibi hastalıklar yer alır. Burun ile ilgili; seretan (kanser), koku almama (anosmi), kötü koku gelmesi (ozena), bevasır (polip), genizeti (adenoid), siğiller, burun kanamasının tedavileri ele alınmıştır. Ağız ve

boğaz hastalıklarının başında; dil altı bitişikliği (lingual frenektomi) ve kurbağacık (ranula) ameliyatları, dilcik ve bademcik iltihabı (tonsilit) gibi hastalıklar ve tedavileri anlatılır. Boğaza sülük yapışmasına, kemik veya başka yabancı cisimler kaçmasına geniş yer ayrılmıştır. Kulak, burun ve dudak yaralarının dikilmesinde ibrişim geçirilmiş iğne kullanılmıştır.

CERRAHİ

 

  1. Yüzyılda vücudun dışında olan ve gözle görülen her türlü kitle, cerrahi kapsamına girerdi. Bunlar verem/

şiş/ur kelimeleriyle ifade edilir ve tanımlanırdı. Kitleler temel klinik özelliklerine göre tasnif edilirdi. Sıcaklık, renk değişikliği (kızarma), ağrı ile birlikte olanlar genel olarak hurrâc (apse) olarak isimlendirilirdi. Bunlara hemen müdahale edilmez, apsenin olgunlaşması beklenir, daha sonra yarılarak boşaltılırdı.

 

Sıcaklık, kızarıklık ve ağrı ile seyretmeyen solid veya kistik kitleler ise genel olarak sil’a olarak adlandırılırdı. Bu tür kitleler cerrahi olarak çıkartılırdı. O dönemlerde koltuk altındaki şişler hilal şeklinde yarılıp çıkarılır ve eski pamuk doldurulup bir gün bekletildikten sonra merhem sürülürdü.

AĞIR AKIL HASTASI

 

Çevreye zarar veren ağır akıl hastaları kapalı odalarda tutulurdu.

DÂRÜŞŞİFA’ DA MÜZİKLE TEDAVİ

 

  1. yüzyılda dârüşşifayı gezen Evliya Çelebi, hanende ve sazendelerin haftada üç kez dârüşşifaya gelerek

hastalara ve delilere mahsus; ilminde neva, rast, dügâh, segâh, çârgâh, sûzinâk makamlarını icra ettiklerini ve hastaların saz sesinden hoşlanıp rahatladıklarını ifade etmiştir.

AKIL HASTALARI

 

  1. Yüzyılda dârüşşifanın odaları çeşitli hastalıklara tutulmuş zenginler, fakirler, yaşlılar ve gençlerle doluydu, bazı odalardaki akıl hastaları aslan gibi kükrer, bir kısmı da yüksek seslerle feryat ederdi. Güzel kokunun ruha ferahlık verdiği düşünüldüğünden, dârüşşifa kadrosunda bulunan buhuri (buhurcu-tütsücü), sabah akşam buhur yakıp dârüşşifayı kokulandırırdı. Bahar mevsiminde dârüşşifanın bahçesinden toplanan yasemin, gül, şebboy, karanfil, erguvan, sümbül gibi kokulu çiçekler hastaların ellerine verilirdi.

Kimi hastalar bu çiçekleri koklar kimileri yer, kimileri de ayaklarının altında çiğnerdi.

ESTETİK VE REKONSTRÜKTİF CERRAHİ

 

Osmanlıca cerrahnamelerde; erkeklerde göğüslerin aşırı büyümesi (jinekomasti), fazla parmak (polidaktili),

bitişik parmak (sindaktili), gevşek-düşük göz kapağı (ptozis), göz kapağı kısalığı (entropion) ve göz kapağını kesip dikme (blepharoplasti) ameliyatları gibi estetik cerrahi vakalar da yer almaktadır.

KADIN HASTALIKLARI VE DOĞUM

 

  1. yüzyılda kadın hastalıkları, ebeler ile tabibeler yani kadın hekimler tarafından tedavi edilirdi. Genital bölgedeki basurlar, siğiller, kızıl sivilceler, çıbanlar, apseler ile vajinası kapalı doğan kızlar ve anne karnında ölen ceninin (fetus) çıkarılması Osmanlı tabibelere yani kadın hekimlere aitti. Kadın hastalarda, taş çıkarma ameliyatını (litotomi) yapacak kadın hekim bulunmazsa, erkek hekimler müdahale ederdi. Doğumlar evlere, konaklara çağrılan usta-çırak eğitimiyle yetişmiş ebeler tarafından yaptırılırdı.

CERRAHE KÜPELİ SALİHA HATUN

 

Küpeli Saliha Hatun’un yapmış olduğu kasık fıtığı (hernie) ameliyatlarına ait 21 rıza senedinin (hasta

onamlarının) çoğu 1622-24 yıllarına aittir. Bu nedenle cerrahlığı eşi Deniz bin Gazi’den öğrendiği ve 1620

yılında eşini kaybettikten sonra tek başına cerrahlık yaptığı düşünülmektedir. Hastalarının tamamı Osmanlı

coğrafyasının değişik yerlerinden gelen erkeklerdir.

 

Hastaları arasında Mehmed Beşe ile Ali Beşe adlarında iki Yeniçeri de bulunmaktadır. 17. Yüzyılda bir kadın cerrahın erkeklere kasık fıtığı ameliyatı yapması Osmanlı kadınlarının becerileri ölçüsünde çalışma

özgürlüğüne sahip olduklarını göstermesi bakımından önemlidir.

Rıza senedi (hasta onamı) nedir?

 

Rıza senedi, hekim veya cerrah ile hasta arasında yapılmış bir sözleşmedir.

Hasta kendisini tedavi edecek hekim veya cerrahla birlikte Şer’iyye Mahkemesi’ne  gider, tedavi veya ameliyat karşılığında anlaştıkları ücreti bildirirlerdi. Hasta, tedavisi veya ameliyatı sonunda sakat kalır

ya da ölürse akrabalarının kan ve diyet davası açmamaları için şahitler huzurunda bir senet imzalardı.

EDİRNE’ DEN AVRUPA’ YA ÇİÇEK AŞISI

 

İnsanlığın enfeksiyon hastalıklarıyla mücadelede ulaştığı en büyük başarı, çiçek hastalığının yok edilmiş

olmasıdır. Adım adım gerçekleşen bu başarının bir ayağı da Türk Usulü Çiçek Aşısı’dır. Bu aşı yöntemini Edirne’de gören Lady Mary W. Montagu, 1 Nisan 1717 tarihinde Edirne’den İngiltere’deki arkadaşı Sarah Chiswell’e yazdığı mektupta aşının nasıl yapıldığını anlatmıştır.

Edirne’den önce İngiltere’ye daha sonra da bütün Avrupa’ya yayılan Türk Usulü Çiçek Aşısı, Edward Jenner,inekten insana çiçek aşısını (inoculation) keşfedinceye kadar (1796) bu hastalığa karşı insanlığın tek umuduydu.

Henriette Inge, çiçek aşısından gördüğü faydaya şükran olarak, çiçek aşısını Türkiye’den getiren Lady Mary

  1. Montagu anısına Lichfield Katedrali’ne bir rölyef yaptırmıştır.

EDİRNE’ DE GÜLCÜLÜK

 

Osmanlı kaynakları, 16.yüzyıldan itibaren Edirne’nin gül bahçeleri ile gülsuyundan söz ederler. Edirne Gülsuyu çok üstün kaliteli olduğundan Padişahlara hediye olarak sunulurdu. Topkapı Sarayı Helvahanesi’nin ihtiyacı olan taze gül yaprakları ve gülsuyu Edirne’den satın alınırdı.

Padişahların ve diğer saray mensuplarının rağbet ettikleri gül şurubu, gül macunu ve gül şekerlemeleri de Edirne’den getirtilirdi. Gül macunu ile gül şurubunun mideyi ve karaciğeri koruyucu özelliklere sahip olduğu düşünülürdü. Sindirimi kolaylaştırmak amacıyla ziyafetlerden sonra, hamile ve loğusa hanımlara ise gece yatarken bir kaşık gül macunu tavsiye edilirdi.

 

Edirne gülü (Rosa damescena), bir Türk tüccar tarafından 17. yüzyıl sonlarında Bulgaristan’a götürülmüştür. Kızanlık’ta kurulan gülsuyu-gülyağı tesisleri 200 yıl Avrupa’nın gülsuyugülyağı ihtiyacını karşılamıştır. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı nedeniyle Bulgaristan’ı terk eden Türkler gül fidanlarıyla birlikte gelince; iskân edildikleri Isparta’da ve Burdur’da gül bahçeleri kurmuşlardır. Isparta’da ve Burdur’da yapılmakta

olan gülsuyu-gülyağı üretimi Edirne-Kızanlık gülcülüğünün devamıdır.

 

Edirne’de gülsuyu ve gülyağı üretimi, her sene Hıdırellez günü (6 Mayıs) başlar ve Mayıs ayı boyunca devam ederdi. Gülün en çok açtığı sırada gülabhaneler gece gündüz çalışır, sabahlara kadar çalgılar çalınıp şarkılar söylenerek şenlikler yapılırdı.

OSMANLI TIBBINDA TİRYAK

 

Tiryak yüzyıllarca hem zehirlere karşı panzehir (antidot) hem de her hastalığı iyileştiren bir ilaç olarak

kullanılmıştır. İlk olarak Pontus Kralı Eupator Mithridates (MÖ 132-63) tarafından hazırlandığı kabul edilir.

Mithridaticum adı verilen bu preparatın terkibine Romalı hekim Andromachus yılan eti ilave etmiştir. Osmanlı tıbbında Andromachus’un terkibine göre hazırlanmış olan Venedik tiryakı (TheriacaVeneta) tercih edilirdi.

Bu tiryak hem ithal edilir hem de Osmanlı hekimleri tarafından yapılırdı. 15.yüzyılın ünlü Osmanlı hekimcerrahı Şerefeddin Sabuncuoğlu, kendi parmağını zehirli bir yılana sokturduktan sonra hazırlamış olduğu tiryaktan içmiş ve tiryakın yılan zehirine karşı etkili olduğunu göstermişti. Aynı şekilde bir horozu yılana ısırtmış ve yutturduğu tiryak sayesinde horoz ölmemişti. Bunlar tıp tarihimizin ilk toksikoloji deneyleridir.

TOPLANTI ODASI

 

Müzede düzenlenecek etkinliklere ayrılmıştır. Toplantı olmadığı zamanlarda ziyaretçiler, müzenin 2015’e

kadar geçirdiği aşamalar ve Abdi İbrahim tarafından yenilenmesiyle ilgili bir fi lmi seyredebilirler

KİLER

 

Dârüşşifanın kilerinde; erzak ile ilaç yapımında kullanılan taze ve kurutulmuş bitkiler, hazırlanmış şurup,

macun, tablet gibi malzeme saklanırdı. Güvenilir bir kişi kilardar (kilerci) olarak çalışırdı.

MUTFAK

 

Dârüşşifa mutfağında sadece, hekimlerin hastalara tavsiye ettiği yemekler pişirilirdi. Dârüşşifa çalışanları yemeklerin  imarette yerdi. Evliya Çelebi, Dârüşşifa mutfağında günde üç kere divanelere ve hastalara, dertlerine göre nefi s yemekler çıktığını ayrıca avcıların getirdiği; keklik, sülün, kaz ve ördek gibi av havyanlarının yine hekimlerin tarifl erine göre pişirildiğini anlatır.

ÇAMAŞIRHANE

 

Çamaşırcı (câmeşuy), hastaların ve akıl hastalarının elbiselerini ve dârüşşifada temizlenmeye muhtaç her şeyi yıkayıp temizlerdi.

SAĞLIK MÜZESİ KURULUŞ VE İYİLEŞTİRME

 

1912 yılından bu yana; cesur, öncü ve yenilikçi yaklaşımlarıyla toplum sağlığını iyileştirmek için faaliyet

gösteren, Türk ilaç sektörünün lider fi rması Abdi İbrahim, 2015 yılında Darüşşifa Sağlık Müzesi’ni, “15-18.yüzyıllar arası Osmanlı Tıbbı” temasıyla, tarihimizin değerli hazinelerini gün yüzüne çıkararak iyileştirmiş ve çağdaş bir müzeye dönüştürerek gelecek kuşaklara armağan etmiştir.

 

 

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *